Çukur dizisi: Kentleşen ama kentlileşemeyen Türkiye'nin portresi

"Sen Çukur'u korursun, Çukur da seni!" "Aile her şeydir, oğlum! Ailen yoksa sıfırsın, hiçsin!" İdris Baba oğlu Yamaç'a söyler...

"Çukur evimiz, İdris Baba'mız!" Mahallelilerin sloganı...

Çukur Dizisi

GİRİŞ: BİR DİZİ OLARAK ÇUKUR'DAN BİR TOPLUM ALEGORİSİNE

Bugün sizlere yakın zamanda gösterime girmiş ve çok izlenenler arasında yer almış bir dizi olan Çukur Dizisi çerçevesinde "kentleşen Türkiye'nin kentlileşememe" trajedisini anlatacağım Hayatımızın her alanında karşımıza çıkan toplumsal ve iktisadi problemlerin temelinde olan sebeplerden biri budur.

Bazı popüler kültür ürünleri, yalnızca seyirlik hikâyeler anlatmaz; içinde doğdukları toplumun bilinçaltını, korkularını, özlemlerini ve çözülememiş çelişkilerini de görünür kılar. Çukur dizisi de bu bakımdan yalnızca bir suç, aile veya mahalle dizisi olarak okunamaz. Dizi, Türkiye'nin son kırk yılda yaşadığı hızlı kentleşmenin, fakat aynı hızda gerçekleşmeyen kentlileşme sürecinin sembolik bir anlatısıdır.

Çukur'da devlet vardır ama uzaktadır; hukuk vardır ama gündelik hayatın adalet ihtiyacına cevap vermez; piyasa vardır ama herkese güvenli bir gelecek sunmaz; şehir vardır ama modern kentli yurttaşlık ilişkileri tam anlamıyla kurulmamıştır. Böyle bir boşlukta mahalle, aile, sadakat, himaye ve baba figürü, modern kurumların yerine geçen alternatif bir düzen üretir. Bu nedenle Çukur, Türkiye'de siyasal ve toplumsal meşruiyetin krizini mahalle ölçeğinde gösteren güçlü bir alegori olarak okunabilir.

KENTLEŞMEK BAŞKA KENTLİLEŞMEK BAŞKA

Türkiye, özellikle 1950'lerden itibaren hızlanan, 1980 sonrasında daha da derinleşen ve 1990–2020 arasında toplumsal sonuçları belirginleşen büyük bir iç göç süreci yaşadı. Kırsal nüfus, kasaba ve köy ilişkileri içinden çıkarak metropollere taşındı. Ancak bu süreç yalnızca nüfusun mekânsal yer değiştirmesinden ibaret değildi. İç göç, aynı zamanda ahlaki, kültürel, iktisadi ve siyasal bir dönüşüm anlamına geliyordu.

Fakat burada temel sorun şuydu: İnsanlar şehre taşındı ama şehir herkesi modern anlamda kentli yurttaşa dönüştüremedi. Kentleşme, fiziksel bir yer değiştirmedir; kentlileşme ise kurallı piyasa ilişkilerini, hukuk bilincini, kamusal sorumluluğu, bireysel özerkliği, üretim disiplinini ve ortak yaşam ahlakını gerektirir. Türkiye'de apartmanlar, yollar, sanayi bölgeleri, alışveriş merkezleri ve metropoller hızla büyüdü; fakat bu büyümenin gerisinde modern kentli yurttaşlık kültürü aynı hızla gelişmedi.

Bu nedenle şehir, kimi zaman köyün ve kasabanın yeni mekânı haline geldi. Hemşeri ağları, akrabalık ilişkileri, cemaat bağları, mahalle dayanışması ve patronaj mekanizmaları modern kurumların yerini kısmen doldurdu. İnsanlar soyut hukuk düzeninden çok somut ilişki ağlarına; yurttaşlık haklarından çok tanıdık, aracı, abi, reis veya baba figürüne yaslandı. Çukur'un temsil ettiği dünya tam da bu ara bölgede ortaya çıkar.

MAHALLE: DEVLETİN BOŞLUĞUNDA KURULAN ARA DÜZEN

Çukur dizisinin merkezinde Koçovalı ailesi ve bu ailenin kontrol ettiği mahalle vardır. Mahalle, dışarıdan bakıldığında suçla, şiddetle ve yasa dışı ilişkilerle iç içedir. Fakat içeriden bakıldığında burası aynı zamanda bir korunma, aidiyet ve düzen alanıdır. Mahallelinin gözünde Koçovalılar yalnızca korkulan bir güç değildir; aynı zamanda koruyan, kollayan, cezalandıran, paylaştıran ve mahalleye kimlik veren bir otoritedir.

İdris Baba figürü bu nedenle dizinin en önemli sembolüdür. O, modern hukuk devletinin temsilcisi değildir; fakat mahalle açısından adalet dağıtıcı, koruyucu ve kurucu otoritedir. Onun kuralları vardır. Mahallede neyin yapılabileceğini ve neyin yapılamayacağını o belirler. Bu düzenin meşruiyeti seçimden, hukuktan veya anayasal yetkiden değil; koruma kapasitesinden, geleneksel saygınlıktan, korkudan ve sadakatten beslenir.

Burada modern toplum açısından dikkat çekici olan nokta şudur: Çukur'da insanlar hak sahibi yurttaşlar olarak değil, korunmaya muhtaç mahalleliler olarak görünür. Devletin soyut hukuku yerine mahallenin somut "raconu" işler. Mahalleliye güvenlik, iş, aidiyet ve haysiyet sunan baba figürü, modern kurumların üretemediği güveni kişisel otorite üzerinden üretir. Böylece mahalle, devletin boş bıraktığı alanı dolduran ara bir toplumsal düzen haline gelir.

GİDEN ESKİ GELEMEYEN YENİ

Çukur'u Türkiye'nin toplumsal dönüşümü açısından önemli kılan nokta, eski ile yeni arasındaki gerilimi göstermesidir. Eski köy ve kasaba düzeni çözülmüştür. İnsanlar artık geleneksel tarım toplumunun kapalı dünyasında yaşamaz. Fakat modern sanayi toplumunun kurumsal, hukuki ve kentli düzeni de tam anlamıyla yerleşmemiştir. Eski gitmiştir; fakat yeni henüz gelmemiştir.

Bu ara dönemi "fetret" kavramıyla düşünmek mümkündür. Fetret, yalnızca iktidar boşluğu değildir; aynı zamanda meşruiyetin, ahlakın, temsilin ve toplumsal düzenin askıda kaldığı geçiş dönemidir. Böyle dönemlerde insanlar kurumlardan çok kişilere, hukuktan çok himayeye, programlardan çok sadakate yönelir. Çünkü kurumlar belirsizliği azaltmakta yetersiz kaldığında, güçlü figürler güven üretmeye başlar.

Türkiye'de de hızlı kentleşmenin yarattığı yeni toplumsal sorunlara karşı kalıcı, kapsayıcı ve kurumsal bir toplumsal sözleşme üretilemedi. Eğitim, hukuk, istihdam, konut, gelir dağılımı ve kent yönetimi alanlarında modern yurttaşlık bilincini taşıyacak sağlam bir zemin yeterince kurulamadı. Bunun yerine mahalle, cemaat, hemşeri ağı, yerel patronaj ve siyasal sadakat ilişkileri birçok insan için hayatı anlamlandıran ve güvenli kılan ara mekanizmalar haline geldi.

POPÜLİST RIZANIN MAHALLE ZEMİNİ

Popülist siyaset tam da bu toplumsal zeminde güç kazanır. Çünkü popülizm yalnızca bir propaganda tekniği değildir; belirsizlik dönemlerinde halkın dağınık korkularını, öfkelerini ve aidiyet arayışını siyasal bir dile dönüştürme biçimidir. Popülist lider, seçmene yalnızca bir ekonomik program sunmaz; ona korunma, görünürlük, haysiyet ve aidiyet vaadi verir.