Hayalî söyleşimizin ikinci bölümünde Adam Smith'i kendi çağından çıkararak yirmi birinci yüzyılın büyük meseleleriyle yüzleştiriyoruz. Smith'e, serbest ticaret öğretisinin İngiliz emperyalizmi tarafından kullanılmasını ve dünyada yeniden yükselen merkantilist eğilimleri soruyoruz. Ardından çağımızın teknoloji devleriyle eski imtiyazlı ticaret şirketleri arasındaki benzerlikleri ele alıyoruz. Söyleşinin son iki sorusu ise yapay zekânın işbölümü, insanın zihinsel yetenekleri ve servetin paylaşılması üzerindeki muhtemel etkilerine ayrılıyor. Kişisel yapay zekâ asistanım Daneel, internet kaynaklarını ve Smith'in eserlerini tetkik ederek düşünürü yine ağırbaşlı, zarif ve anlaşılır bir İstanbul beyefendisi edasıyla konuşturuyor; geçmişle gelecek arasında düşündürücü bir köprü kuruyor ve bugünün iktisadi düzenine onun gözleriyle yeniden bakmamızı mümkün kılıyor.
GİRİŞ
Hayalî söyleşimizin ilk bölümünde Adam Smith'le ahlak ve kişisel çıkar arasındaki ilişkiyi, merkantilist sistemi, imtiyazlı tüccarları ve ekonomik gücün siyasal nüfuza dönüşmesini konuşmuştuk. İkinci bölümde ise Smith'i kendi asrından günümüze getiriyor; serbest ticaretin emperyalist amaçlarla kullanılmasını, yeni merkantilizmi, dev teknoloji şirketlerini ve yapay zekânın meydana getireceği servetin nasıl paylaşılması gerektiğini soruyoruz.
SORU: Sayın Smith, siz sömürge tekellerine karşı çıktınız; fakat serbest ticaret öğretiniz daha sonra Britanya'nın sanayi ve deniz üstünlüğünü genişletmesinin ideolojisi olarak kullanıldı. Bir düşünür, görüşlerinin iktidarlar tarafından seçilerek kullanılmasından ne ölçüde sorumludur
ADAM SMITH: Muhterem Efendim, bir düşünür sözlerinin hangi maksatla kullanılacağını bütünüyle tayin edemez; lakin fikirlerinin muhtemel neticelerini düşünmekten de muaf değildir. Benim müdafaa ettiğim ticaret serbestisi, bir milletin donanmasını başka milletlerin kapısına göndererek onlara zorla mal satması değildir. Topun namlusu önünde imzalanan bir ticaret muahedesine "serbest" demek, kelimelere karşı gösterilmiş büyük bir hürmetsizlik olur.
Britanya benim itiraz ettiğim imtiyazları kendi ülkesinde kaldırırken, başka memleketlerin pazarlarını kudretiyle açmışsa öğretimin yalnızca işine gelen kısmını benimsemiş demektir. Sömürge tekellerine, şirketlerin siyasal nüfuzuna ve savaşların halka yüklediği masraflara dair ikazlarım unutulup yalnızca gümrüklerin indirilmesi hatırlanmışsa burada Smith değil, menfaatin seçtiği bir Smith vardır. Bir düşünür yanlış yorumdan bütünüyle sorumlu tutulamaz; fakat onu okuyanlar da kendi siyasetlerini düşünürün itibarı arkasına saklamamalıdır.
Serbest ticaret, güçlü olanın zayıf olana şartlarını kabul ettirmesi değil, her iki tarafın da rızasıyla menfaat sağlamasıdır. Bir ülke kendi sanayisini yıllarca himaye ettikten sonra üstünlüğe erişip diğerlerinden bütün korumalarını derhal kaldırmalarını istiyorsa teklifinin umumî bir hakikatten mi, yoksa hususi vaziyetinden mi doğduğunu sorgulamak gerekir. Kaidenin güçlüye hareket serbestisi, zayıfa ise itaat yükümlülüğü verdiği yerde eşit mübadeleden bahsedilemez.
SORU: Günümüzde gümrük tarifeleri, ihracat kontrolleri, yerli üretim şartları, sanayi teşvikleri ve teknoloji ambargoları yeniden yaygınlaşıyor. Dünya, karşılıklı kazanca dayalı ticaretten çıkarak yeni bir merkantilist rekabete mi dönüyor
ADAM SMITH: Anlattığınız manzara bana yabancı görünmüyor. Devletler serveti yalnızca halklarının ihtiyaçlarını karşılama kudretiyle değil, rakiplerinden daha fazla stratejik mala, teknolojiye ve üretim kapasitesine sahip olmakla ölçmeye başladıklarında ticaret yeniden nispi kuvvet mücadelesine dönüşür. Bir devletin kazancı, ötekinin kaybı sayılır; güvenlik kelimesi de her türlü himayenin muteber mazereti haline gelir.
Elbette savunma, bazen zenginlikten daha mühimdir. Bir milletin hayati ihtiyaçlarda bütünüyle hasmına bağımlı kalmasını hikmetli bulmam. Ne var ki istisna diye başlayan tedbirler kolaylıkla daimî imtiyazlara dönüşür. Her imalatçı kendi malını stratejik, her tüccar kendi zararını millî felaket olarak gösterebilir. Kanun koyucu, hakiki güvenlik ihtiyacıyla nüfuzlu üreticinin himaye talebini birbirinden ayırmalıdır. Aksi halde teknoloji ambargoları, sübvansiyonlar ve misilleme tarifeleri birbirini besler; herkes kendi emniyetini artırmaya çalışırken bütün dünya daha yoksul ve daha güvensiz hale gelir.
Ticaret siyasetinin gayesi rakibi mahrum bırakmak olduğunda mallar iktisadi değerlerinin yanı sıra siyasi sadakatlerine göre de tasnif edilir. Dosttan alınan pahalı mal, rakipten alınan ucuz mala tercih edilir; şirketlerin yatırım kararları verimlilikten ziyade ittifaklara göre şekillenir. Böyle bir nizam bir miktar dayanıklılık sağlayabilir, fakat iş bölümünün mahsulünü azaltır ve dünyanın yeniden hasım bloklara ayrılmasına hizmet eder.
SORU: Sizin devrinizin imtiyazlı ticaret şirketleri hükümdarlardan tekel hakkı, askerî himaye ve sömürge ayrıcalıkları alıyordu. Günümüzün teknoloji, savunma, enerji ve finans şirketleriyle devletler arasındaki ilişkiyi görseydiniz, bunları yeni birer Doğu Hindistan Şirketi olarak değerlendirir miydiniz
ADAM SMITH: Tarihte hiçbir müessese bir diğerinin tam sureti değildir. Bugünün şirketleri umumiyetle kendi ordularıyla ülke fethetmiyor olabilir. Lakin bir şirket haberleşme yollarını, ödeme vasıtalarını, veriyi, bilgiye erişimi veya devletin savunması için zaruri teknolojiyi denetliyorsa hususi kudreti kamusal hükümranlığa yaklaşmaya başlar. Devlet de onun vergisine, altyapısına ve teknik maharetine muhtaçsa karşılıklı bağımlılık doğar.
Benim için asıl sual şirketin büyüklüğü değil, hesabını kime verdiğidir. Kendi faaliyetinin kaidelerini belirliyor, rakiplerin pazara girişini engelliyor ve kanun koyucuyu sahip olduğu bilgi üstünlüğüyle yönlendiriyorsa imtiyazlı şirket ruhu yeniden zuhur etmiş demektir. Eski şirketlere kraliyet fermanı tekel verirdi; yenilerine ise veri birikimi, şebeke tesirleri, devasa sermaye ihtiyacı ve devletle kurdukları hususi münasebetler benzer bir mevki sağlayabilir. İsimler değişir, fakat özel menfaatin kendisini umumun menfaati gibi takdim etme sanatı pek az değişir.
Bu şirketlerin devlet için vazgeçilmez hale gelmesi de tehlikelidir. Hükümet düzenlemek istediği firmanın teknik bilgisine ve altyapısına muhtaçsa murakabe edenle edilen arasındaki mesafe kaybolur. Kamu otoritesi hususi kudreti denetleyeceğine onun ihtiyaçlarını kanunlaştırmaya başlayabilir. Bu durumda imtiyaz artık bir ferman üzerinde değil, devletin şirket olmadan hareket edemeyişinde saklıdır.
SORU: İş bölümünün üretkenliği artırırken işçiyi zihinsel bakımdan köreltebileceğini de söylemiştiniz. Yapay zekâ insanın düşünme faaliyetlerini parçalara ayırıp otomasyona devrederse insanı daha yaratıcı mı kılar, yoksa onu kendi zihinsel yeteneklerine yabancılaştırır mı
ADAM SMITH: İşbölümü, insan kudretini artırırken insanın kendisini küçültebilir. Ömrü boyunca birkaç basit hareketi tekrarlayan işçi, zihnini kullanma alışkanlığını kaybedebilir. Yapay zekâ da insanı sıkıcı vazifelerden kurtarıp muhakeme, tahayyül ve icat için zaman bırakırsa büyük bir nimet olur. Fakat kişi kendi hükmünü kurmadan makinenin cevabını tekrar ediyor, mesleğinin bilgisini tedricen yitiriyor ve yaptığı işin bütününü kavrayamıyorsa eski fabrikanın zihinsel daralması bu defa masa başına taşınmış olur.

10