Adam Smith'le hayali söyleşi - I

Bu söyleşide, iktisat biliminin kurucu isimlerinden Adam Smith'i kendi çağından günümüze davet ediyoruz. Kişisel yapay zekâ asistanım Daneel, internet kaynaklarını ve Ulusların Serveti'ni tetkik ederek Smith'in ahlak felsefesiyle siyasal iktisadını birlikte değerlendirdi. Ardından onu, yaşadığı devrin ağırbaşlı üslubunu koruyan, fakat bugünün okurunun rahatlıkla anlayabileceği bir İstanbul beyefendisi edasıyla konuşturdu. Smith'e kişisel çıkar ile ahlak arasındaki ilişkiyi; merkantilizmi, imtiyazlı tüccarları, tekelleri, işverenlerin pazarlık gücünü ve siyasetle sermaye arasındaki organik bağı soruyoruz. Maksadımız, ders kitaplarındaki görünmez el anlatısının ardında kalan, piyasanın ancak adalet ve ahlak içinde yaşayabileceğini savunan gerçek Smith'e biraz daha yaklaşmak. Böylece unutulmuş iktisadi ve ahlaki soruları yeniden hatırlatmak istiyoruz.

GİRİŞ

İktisat tarihinin en çok anılan, fakat belki de en eksik okunan düşünürlerinden Adam Smith'i hayalî söyleşimizin ilk bölümünde ağırlıyoruz. 1723'te İskoçya'nın Kirkcaldy kasabasında doğan Smith, yalnızca Ulusların Zenginliğinin yazarı ve klasik siyasal iktisadın kurucu isimlerinden biri değildir; aynı zamanda Glasgow Üniversitesi'nde ahlak felsefesi kürsüsünde bulunmuş önemli bir İskoç Aydınlanması düşünürüdür. İnsanı yalnızca kazancının peşinden koşan bencil bir varlık olarak değil; sempati kurabilen, başkalarının hükmünü önemseyen ve kendi davranışlarını "tarafsız gözlemcinin" nazarıyla tartabilen ahlaki bir özne olarak ele almıştır. Onunla konuşmaya, piyasa toplumunun çoğu zaman birbirinden koparılan iki meselesinden, ahlak ile kişisel çıkar arasındaki ilişkiden başlıyoruz.

SORU: Sayın Smith, Ahlaki Duygular Kuramı'nda sempatiyi, vicdanı ve "tarafsız gözlemciyi" öne çıkarırken Ulusların Zenginliği'nde kişisel çıkardan söz ediyorsunuz. Piyasa, kendisinin üretmediği ahlaki değerlere dayanmak zorunda mıdır

ADAM SMITH: Muhterem Efendim, insanı yalnızca kendi menfaatinin hesabını tutan soğuk bir mahlûk gibi tasvir etmek, kanaatimce insan tabiatına karşı işlenmiş büyük bir haksızlıktır. İnsan, hiç şüphesiz kendi hâlini gözetir; lakin başkalarının sevincine ve ıstırabına bütünüyle kayıtsız da değildir. Kendimizi onların yerine koyar, davranışlarımızı hayalimizdeki tarafsız bir gözlemcinin huzurunda muhakeme ederiz. Cemiyet hayatını mümkün kılan yalnızca menfaatlerin uyuşması değil, adalet hissi ve başkalarının takdirine layık olma arzusudur.

Kasapla, biracıyla yahut fırıncıyla alışveriş ederken onların hayırseverliğine değil, kendi menfaatlerini gözetmelerine müracaat ederiz. Fakat bu sözüm, hilenin, zorbalığın veya tamahkârlığın cemiyete fayda sağlayacağı anlamına gelmez. Mübadele ancak verilen sözlerin tutulduğu, mülkiyetin korunduğu ve hiç kimsenin diğerine zor kullanamadığı bir adalet düzeninde devam edebilir. Piyasa, kendi başına bu ahlaki zemini meydana getiremez. Adaleti tahrip eden bir menfaat arayışı, ticari cemiyeti de nihayetinde kendi temellerinden mahrum bırakır.

Şunu da ilave edeyim: Menfaat, insan davranışının mühim bir saikidir; fakat tek saiki değildir. İtibar arzusu, vazife hissi, dostluk, merhamet ve hakkaniyet de insanı harekete geçirir. Her şeyi menfaate irca eden bir cemiyet, zenginleşse dahi haysiyetini yoksullaştırabilir. Ticaret insanları birbirine muhtaç kılarak kabalıkları törpüleyebilir; ama para kazanma ihtirası bütün erdemlerin önüne geçtiğinde aynı ticaret bağları fesadın vasıtası da olabilir. Bu sebeple iyi kanunlara olduğu kadar iyi terbiyeye de ihtiyaç vardır.

SORU: Merkantilizmi yalnızca ihracatı artırıp ithalatı azaltmayı amaçlayan bir dış ticaret politikası olarak mı görüyorsunuz; yoksa merkezî devlet, sömürgecilik ve imtiyazlı ticaret sermayesi arasında kurulan bir iktidar sistemi olarak mı

ADAM SMITH: Merkantil yahut ticari sistem denilen nizamı birkaç gümrük tarifesine indirgemek, meselenin ruhunu gözden kaçırmak olur. Bu sistem, millî serveti altın ve gümüş mevcuduyla bir tutmuş; bir milletin kazancını diğerinin zararı saymış ve ticareti karşılıklı menfaat vasıtası olmaktan çıkararak devletler arasında daimî bir mücadele sahasına çevirmiştir. Hükümdarlar daha büyük hazineler ve daha kudretli ordular istemiş, tüccarlar ise daha geniş pazarlar ve rakiplerinden korunacakları imtiyazlar talep etmişlerdir. Böylece saray ile ticaret erbabı arasında her iki tarafı da besleyen bir ittifak vücuda gelmiştir.

Sömürgeler bu düzenin tali bir neticesi değil, asli unsurlarından biridir. Onlardan ana ülkeye ucuz hammadde göndermeleri, mamul malları ise yalnızca ana ülkeden satın almaları beklenmiştir. Bunun bedelini sömürge halkları kadar ana ülkenin sıradan tüketicileri ve vergi mükellefleri de ödemiştir. Birkaç tacirin kazancını korumak için donanmalar bulundurulmuş, savaşlar yapılmış ve imparatorluğun masrafı bütün cemiyete yüklenmiştir. Özel bir zümrenin menfaati, maharetli bir lisanla milletin menfaati gibi takdim edilmiştir.

Bir memleketin zenginliğini kasasında tuttuğu külçelerle ölçmek de hatalıdır. Altın ve gümüş, ticareti kolaylaştıran vasıtalardır; halkı doyuran, giydiren ve barındıran ise yıllık emeğin mahsulüdür. Bir ülke hazinesini doldururken halkını yoksul bırakabiliyorsa servetin hakiki manasını kavrayamamış demektir. Dışarıya satılan her malı kazanç, içeriye giren her malı kayıp saymak da aynı yanılgının neticesidir. İthal edilen mal, vatandaşın ihtiyacını daha az emekle karşılıyorsa millet bunun sayesinde kendi emeğini daha verimli olduğu sahalara tahsis edebilir.

SORU: Tüccarların ve imalatçıların rekabetten söz ederken kendileri için imtiyaz, koruma ve tekel talep etmelerini sert biçimde eleştiriyorsunuz. Ekonomik özgürlük adına elde edilen güç hangi noktada başkalarının özgürlüğünü ortadan kaldırır

ADAM SMITH: Bir tacirin emeğinin ve sermayesinin semeresinden faydalanması elbette tabiidir. Fakat kendisi için istediği serbestiyi rakibinden esirgiyor; hükümetten ithalat yasağı, münhasır ticaret hakkı veya pazara giriş engeli talep ediyorsa artık serbest mübadeleden değil, kanun marifetiyle tesis edilmiş bir ayrıcalıktan söz ediyoruz. Rekabetin nimetlerini dilinden düşürmeyip rekabetin zahmetinden kaçınmak, ticaret erbabında maalesef sık rastlanan bir temayüldür.

Aynı meslekten kimseler, eğlence için dahi bir araya gelseler, sohbetlerinin fiyatları yükseltecek yahut halk aleyhine bir tertibe varması pek mümkündür. Devletin vazifesi bir zümrenin kazancını garanti etmek değil, herkesin adalet dairesinde faaliyet gösterebileceği şartları muhafaza etmektir. Bir firmanın kudreti rakiplerini piyasadan uzaklaştırmaya, alıcıyı seçeneksiz bırakmaya ve kanunları kendi lehine değiştirmeye yetiyorsa o kudret ekonomik hürriyetin değil, başkaları üzerinde hususi hâkimiyet kurmanın vasıtası olmuştur.

SORU: Şirket sahiplerinin yasama organlarını, yöneticileri ve kamuoyunu kendi çıkarlarına göre yönlendirebildiğini söylüyorsunuz. Devlet ile büyük firmalar arasında kurulan organik bağ, piyasa ekonomisini zamanla bir imtiyaz düzenine dönüştürür mü