Bir ülkede her on bebekten altısı ameliyatla dünyaya geliyorsa, bu yalnızca bireysel bir tıbbi tercih değildir. Bu tablo, sağlık sisteminin işleyişini ve toplumun doğuma bakışını yansıtan yapısal bir tercihtir.
Türkiye'de sezaryen oranı uzun yıllardır dünyanın dikkatini çeken seviyelerde seyrediyor. Sağlık Bakanlığı verilerine göre oran yüzde 62,8'den yüzde 59,9'a gerilemiştir. Bu düşüş kuşkusuz önemlidir. Ancak genel tablo değişmemektedir. OECD ülkeleri arasında hala en yüksek sezaryen oranlarından birine sahibiz. Buna karşılık İsrail'de sezaryen oranı yaklaşık yüzde 19 düzeyindedir. Her iki ülke de modern tıbbi bilgiye ve ileri sağlık teknolojilerine sahiptir. Aradaki farkı oluşturan unsur, büyük ölçüde sağlık sisteminin organizasyonu ve doğuma ilişkin sağlık kültürüdür.
Bugün tartışma çoğu zaman yanlış bir zeminde yürütülüyor. "Sezaryen gerekli midir" sorusundan önce şu soruyu sormamız gerekiyor:
Tıbben gerekli olmayan sezaryenler neden olağan bir uygulamaya dönüştü
Kimsenin hayat kurtaran sezaryene itirazı olamaz. Anne ya da bebeğin yaşamını tehdit eden durumlarda sezaryen, modern tıbbın en önemli kazanımlarından biridir. Tartışılan nokta bu değildir. Tartışılan, tıbbi gereklilik bulunmayan durumlarda cerrahi doğumun giderek normal doğumun yerine geçen rutin bir uygulama haline gelmesidir.
Bilimsel çalışmalar, gereksiz sezaryenin yalnızca mevcut doğumu değil, sonraki gebelikleri de etkileyebildiğini göstermektedir. Rahim içi yapışıklıkları, plasenta anomalileri, doğum sonrası kanama ve tekrarlayan cerrahi girişim gereksinimi bunların başlıcalarıdır. Bunun yanında sezaryen, anne açısından büyük bir karın ameliyatıdır ve sağlık sistemi üzerinde de önemli bir maliyet yükü oluşturmaktadır.
Daha az konuşulan yön ise toplumsal etkileridir.
Bir toplumda doğal fizyolojik süreçler giderek daha fazla tıbbi müdahaleyle yönetilmeye başladığında, insanlar zamanla normal olanı riskli, müdahaleyi ise daha güvenli algılamaya başlar. Bugün birçok anne adayı daha gebeliğin ilk aylarında doğum şeklinden çok sezaryen tarihini konuşmaktadır. Böylece doğum, doğal akışı olan fizyolojik bir süreç olmaktan çıkarak planlanan bir cerrahi girişime dönüşmektedir.
Bu noktada özel hastanelerin rolünü değerlendirmeden sağlıklı bir analiz yapmak mümkün değildir.
Türkiye'de yapılan araştırmalar, en yüksek sezaryen oranlarının özel hastanelerde görüldüğünü ortaya koymaktadır. İstanbul'da gerçekleştirilen çalışmalarda doğumların yaklaşık dörtte üçünün sezaryen olduğu, bunların önemli bir bölümünde ise tıbbi gerekliliğin açık biçimde ortaya konulamadığı bildirilmektedir. Akademik araştırmalar da en yüksek oranların özel hastanelerde, ikinci sırada ise üniversite hastanelerinde bulunduğunu göstermektedir.
Elbette bu tabloyu yalnızca ekonomik nedenlerle açıklamak doğru değildir. Planlanabilir olması, zaman yönetimi sağlaması, hukuki kaygılar, sağlık hizmetinin organizasyonu ve bazı anne adaylarının sezaryeni daha güvenli görmesi bu tercihin yaygınlaşmasına birlikte katkı sağlamaktadır. Başka bir ifadeyle, ortaya çıkan tablo yalnızca sağlık hizmeti sunucularının değil, hizmeti alan bireylerin beklenti ve tercihlerini de yansıtan ortak bir davranış biçimidir.

14