Yazar, trafikte giderek artan hoyratlığın sadece sürüş kuralı eksikliğinin değil, ahlaki çöküşün belirtisi olduğunu savunuyor. Bu sorunu ceza ve denetimle çözmek yerine, çocukluktan itibaren karaktere dayalı bir trafik kültürü inşa edilmesi gerektiğini ileri sürüyor. Peki, toplumsal ahlak değerlerini şekillendirmek devlet ve eğitim sisteminin mi, yoksa aileler ve bireylerin mi görevi olmalı?
Bir memlekette insanların birbirine nasıl baktığını anlamak için bazen Meclis kürsüsüne, bazen ekran tartışmalarına, bazen de istatistik tablolarına bakmak gerekir. Fakat çoğu zaman hakikat, çok daha çıplak bir yerde durur: direksiyon başında.
Bir kavşağa yaklaşırken yavaşlamayan kamyonun burnunda, yayaya bakmadan dönüş alan otobüsün tavrında, asfaltın tapusu cebindeymiş gibi şerit değiştiren ticari aracın hoyratlığında bir toplumun gerçek ahlakı görünür. Çünkü yol, insanın içini ele veren en acımasız aynalardan biridir.
Bugün şehirlerimizde sadece trafik sıkışmıyor. Sabır sıkışıyor, saygı sıkışıyor, merhamet sıkışıyor. Direksiyon başına geçen bazı insanlar, kullandıkları aracın büyüklüğünü sorumluluk olarak değil, imtiyaz olarak görüyor. Elbette otobüs, kamyon, tır, minibüs, taksi ya da ticari araç kullanan herkes için bunu söylemek haksızlık olur. İşini hakkıyla yapan, can taşıdığını bilen, ekmeğini alın teriyle kazanan çok sayıda şoförümüz var. Ancak inkar edilemeyecek bir gerçek de ortadadır: Yollarda azımsanmayacak bir kesim, araç büyüdükçe hakkının da büyüdüğünü sanıyor.
İşte sorun tam da burada başlıyor.
Bu tavır basit bir sürüş kusuru değildir. Bu, karakter meselesidir. Eğitim meselesidir. Toplumsal terbiye meselesidir. Çocuğa küçük yaştan itibaren "önce ben" demeyi öğretip "karşıdakini de düşün" demeyi ihmal etmenin sonucudur. Çünkü trafikte karşımıza çıkan hoyratlık bir anda ortaya çıkmaz. O hoyratlık evde, okulda, sokakta, kamusal dilin oluştuğu her yerde büyür. Başkasının sırasını önemsemeyen, başkasının hakkını kolayca çiğneyen, ortak alanı sahipsiz gören zihin, direksiyon başına geçtiğinde daha tehlikeli bir şekle bürünür.
Trafikte empati, sonradan ezberlenecek bir nezaket cümlesi değildir. Çocuklukta inşa edilmesi gereken bir karakter terbiyesidir. Yaya geçidinde duran sürücünün davranışı ile yaşlı bir komşuya kapıyı tutan çocuğun davranışı aynı kökten beslenir. İkisi de karşısındakini insan yerine koyma ahlakının sonucudur.
Bugün eksikliğini çektiğimiz şey yalnızca trafik kuralı bilgisi değildir. Asıl eksik olan, başkasının canını kendi acelemizden daha değerli görebilen vicdan terbiyesidir.
Ne yazık ki uzun yıllardır trafik meselesini büyük ölçüde ceza, tabela ve denetim başlığı altında tartışıyoruz. Elbette bunlar gereklidir. Kural olmazsa düzen olmaz. Ceza olmazsa caydırıcılık zayıflar. Denetim olmazsa ihlal sıradanlaşır. Fakat sadece bunlarla yol alınamaz. Çünkü mesele yalnızca kırmızı ışıkta geçmek ya da hız sınırını aşmak değildir. Mesele, insanın zihninde kendisini ve kamusal alanı nasıl tanımladığıdır.
Eğer biri yola çıktığında "Burada benden başka herkes engel" diye düşünüyorsa, o kişiye sadece levha göstermek yetmez.
Bugün özellikle ağır vasıta sürücülerinin, ticari taksilerin, minibüs ve dolmuşların bir bölümünde görülen agresif sürüş alışkanlığı, şehir hayatını yalnızca zorlaştırmıyor; aynı zamanda toplumsal güvensizlik üretiyor. Bir anne çocuğuyla karşıdan karşıya geçerken huzur duymuyorsa, yaşlı biri dolmuşun aniden yanaşmasından korkuyorsa, küçük araç kullanan sürücüler büyük araçların baskısıyla sürekli diken üstünde seyrediyorsa, burada artık basit bir ulaşım meselesinden değil, kamusal hayatın bozulmasından söz ediyoruz.
Yol sadece bir ulaşım hattı değildir. İnsanların birbirine tahammül etme kapasitesinin sınandığı ortak yaşam alanıdır.
Bu yüzden çözüm de yüzeysel olamaz. Trafik kültürü, ilkokuldan hatta anaokulu seviyesinden itibaren çocuklara yalnızca işaret ve levha öğretmekle sınırlı kalmamalıdır. Çocuk, daha okulun ilk yıllarında yayanın ne demek olduğunu, bisikletlinin ne hissettiğini, yaşlı bir insanın yol kenarında neden tedirgin olduğunu, ambulansın önüne geçmenin sadece kural ihlali değil, vicdan kusuru olduğunu öğrenmelidir.
Daha açık söyleyelim: Trafik dersi aslında medeniyet dersidir. Çünkü orada öğretilen şey sadece sağdan gitmek, soldan dönmek değildir. Orada öğretilmesi gereken asıl şey, güç eline geçtiğinde kendini sınırlayabilmektir.
Eskilerin "edep" dediği şeyi bugün birçok kişi "zayıflık" zannediyor. Oysa mesele tam tersidir. Asıl güç, elindeki imkanı başkasını ezmek için değil, onu korumak için kullanabilmektir. Koca bir aracı yönetmek, o aracı diğer insanların üzerine psikolojik üstünlük aracı gibi sürme hakkı vermez. Tır kullanmak yolu sahiplenme hakkı değildir. Otobüs kullanmak yaya korkutma yetkisi değildir. Taksi kullanmak trafikte herkese ayar verme imtiyazı değildir.
Direksiyon, karakterin büyüteç altında görüldüğü yerdir.
Burada sürücü yetiştirme sistemimizi de dürüstçe konuşmak zorundayız. Pek çok insan ehliyet alırken teknik olarak aracı hareket ettirmeyi öğreniyor ama trafik ahlakını öğrenmiyor. Özellikle mesleki sürücülükte, yani insan ve yük taşıyan alanlarda psikolojik uygunluk, stres yönetimi, öfke kontrolü, kamusal sorumluluk ve empati eğitimi çok daha güçlü şekilde ele alınmalıdır.
Büyük araç kullanan kişi, sadece motor gücü yüksek bir makineyi değil, yüksek risk taşıyan bir sorumluluğu yönettiğini bilmelidir. Bu alanlarda periyodik eğitim ve yenileme sistemleri kağıt üzerinde değil, gerçek içerikle uygulanmalıdır.
Sadece sürücüyü suçlayarak da bu mesele çözülemez. Toplum olarak biz de "acele kutsaldır" anlayışını büyüttük. Erken varmayı erdem, sabretmeyi zaaf gibi gösterdik. Korna çalmayı hak arama sandık. Sıraya riayeti değil, sırayı delmeyi kurnazlık saydık. Çocuklarımız bizi izledi. Birçok yetişkinin kamusal alanda medeni davrananı değil, baskın davrananı güçlü sandığını gördüler.

2