Bir çocuk, babasının elini tutup bir devlet binasına girdiğinde neden sigara dumanını solumak zorunda kalır Bir vatandaş adliye koridorunda adalet ararken neden ciğerlerini korumak için nefesini tutar Bir anne, bebeğinin arabasını bir kafenin önünden geçirirken neden hızlanmak zorunda kalır Bir hasta, hastaneye şifa bulmaya gitmişken neden hastane bahçesinde duman bulutunun içinden yürür Bir üniversite öğrencisi kampüs kapısından girerken neden ilk olarak temiz havayı değil, sigara kokusunu karşılar Bir yolcu otobüs durağında beklerken neden yağmurdan çok dumandan kaçacak yer arar Bir sportif karşılaşmayı izleyen insanlar neden sis bulutunun içinde kalır Sokakta yürüyen masum insanlar, bir başkasının savurduğu zehri neden solumak zorunda bırakılır
Bu sorular rahatsız edicidir; çünkü cevabı basittir ama bedeli ağırdır. Sigara meselesi, sandığımızdan çok daha uzun süredir yalnızca bir alışkanlık değildir. Bu mesele, kamusal alanların kime ait olduğu, hangi hakkın esas alındığı ve devletin kendi koyduğu kuralları ne ölçüde hayata geçirdiğinin açık bir kamusal irade sınavıdır.
Bugün bu sınav yeniden önümüze konulmuştur. Sağlık Bakanı Prof. Dr. Kemal Memişoğlu, sigara içilen alanların sınırlandırılmasını ve tütün kullanımının kamusal alandaki görünürlüğünün azaltılmasını hedefleyen yeni bir mevzuat çalışmasının kısa süre içinde Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne sunulacağını açıklamıştır. Bu cümle sıradan bir duyuru değildir. Yıllardır sessizce biriken bir halk sağlığı meselesine karşı açık bir irade beyanıdır.
Ben bu açıklamayı bir "yasak" ilanı olarak değil, gecikmiş ama güçlü bir sahiplenme olarak okudum. Çünkü sigara meselesini yasak kelimesine sıkıştırmak, konuyu baştan yanlış yere taşımaktır. Burada söz konusu olan bireyin evinde ne yaptığı değildir; zira kimsenin kendi alışkanlıkları adına eşini, çocuğunu ya da aynı çatıyı paylaştığı insanları zehirleme hakkı yoktur. Asıl mesele, sigaranın bireysel bir tercih olarak sunulup toplumsal ve ailevi sonuçlarının görmezden gelinmesidir. Kamusal alanlar ise bu sorunun en görünür hale geldiği yerlerdir; çünkü duman orada yalnızca bir kişiye değil, herkese temas eder. Temiz hava bir lütuf değildir. Bir imtiyaz hiç değildir. Temiz hava, temel bir haktır.
Unutmayalım ki sigara içme oranları artmış olmakla birlikte halkımızın yüzde yetmişinden fazlası sigara içmemektedir. Sigara içmeyen bu çoğunluğun, içenlerin keyfi uğruna zehirlenmeye mecbur bırakılmaya hakkı yoktur.
Yıllardır bu alanda çalışan biri olarak şunu net biçimde söyleyebilirim: Sigara yalnızca içeni değil, içmeyeni de hasta eden nadir ürünlerden biridir. Her yıl milyonlarca insan tütünle ilişkili hastalıklar nedeniyle hayatını kaybediyor. Milyarlarca izmarit toprağı, denizi ve canlıları kirletiyor. Orman yangınlarının önemli bir kısmında sigaranın payı var. Buna rağmen sigara hala "kişisel tercih" kılıfıyla kamusal alanlarda meşrulaştırılabiliyor. Asıl sorun tam da burada başlıyor.
Türkiye'de tütünle mücadelede eksik olan şey kanun değildir. Yönetmelik değildir. Hatta ceza da değildir. Eksik olan şey denetimdir; daha doğrusu denetimin arkasındaki kararlılıktır. Bugün açılır-kapanır mekanların hala "yarı açık" bahanesiyle duman altında bırakılması bunun en somut örneğidir. Oysa mevzuat da nettir, Avrupa Birliği müktesebatı da. Açılır-kapanır alanlar kapalıdır ve kapalı alanlarda tütün ürünü kullandırmak suçtur. Net.
Ne var ki sahaya indiğinizde bambaşka bir manzarayla karşılaşırsınız. Meclis'te milletvekili odalarında sigara içildiğini herkes bilir. Adliye binalarına girdiğinizde sizi önce duman karşılar. Emniyet binalarında dumansız alanlar çoğu zaman istisnadır. Yani kanunu yapan, uygulaması gereken ve denetlemesi gereken kurumlar, aynı ihlalin merkezinde yer alabilmektedir. Asıl sorun buradadır. Yönetenlerin her türlü ihlali kendilerine mubah, yönetilenlere günah saymalarında yatmaktadır. Bu durum yalnızca bir çelişki değil, kamu vicdanında derin bir yaradır.
Bu noktada ibretlik bir karşılaştırma yapmak gerekir: Kahvehaneler. Yıllarca "olmaz" denilen, "müşteri kaçar" diye savunulan bu mekanlar bugün dumansız hava sahasına en ciddi biçimde sahip çıkan yerlerin başında geliyor. Kravatlıların gitmediği kahvehane sahipleri kurala uydu, ortamlar ferahladı, müşteri sayısı azalmadı; aksine arttı. Buna karşılık birçok resmî kurum kahvehanelerin gerisinde kaldı. Bugün pek çok kahvehane, kamu binalarından daha dumansız hale gelmiştir. Bu tablo bize şunu söylüyor: Toplum bu değişime hazırdır. Sorun toplumsal dirençte değil, idari kararlılıktadır.

16