Şiddet Kültürüne Karşı Önleyici Güvenlik Modeli

Elon Musk'ın "Aşırı derecede şiddet eğilimli suçlular hapse atılmazsa, er ya da geç masum insanları öldüreceklerdir" sözü, Türkiye'de uzun süredir büyüyen güvenlik ve adalet tartışmasının tam kalbine düşüyor.

Çünkü mesele yalnızca suçlunun yakalanması değildir. Asıl mesele, devletin; şiddeti meslek haline getirmiş, çevresine korku salan, kaba tabirle maganda tipleri suç işlenmeden önce tespit edip edemediğidir.

Türkiye'nin güvenlik politikasında artık ezberleri bozma zamanı gelmiştir. Suçla mücadeleyi yalnızca olay olduktan sonra yakalama, ifade alma, tutuklama ve dava açma zincirine sıkıştırırsak hep geç kalırız. Geç kalınca da geriye anaların feryadı, çocukların yarım kalmış hayatı, esnafın kurşunlanmış kepengi ve gençlerin uyuşturucuyla kararan yılları kalır.

Devletin görevi, yalnızca kan döküldükten sonra olay yeri şeridi çekmek değildir. Devlet, o kan hiç dökülmesin diye suçun ayak seslerini duymak ve tetiğe uzanan eli önceden durdurmak zorundadır. Aslına bakılırsa suç dünyasının doğası gereği kriminal tiplerin pek çoğu zaten "Ben buradayım" der.

Burada yapılan önerme, masumiyet karinesine halel getirme amacı taşımaz. Bu, sahadaki gerçekliğin kavranmasıdır. Yereldeki kriminal odakları tespit etmek için çoğu zaman mahalle kahvesinde veya yerel esnafla beş on dakika sohbet etmek bile yeterlidir.

Bu kişiler bazen mahallelinin dilinde, bazen de esnafın ekmek kaygısında somutlaşır. Fakat sistem çoğu zaman "Suç işlesin, sonra bakarız" mantığıyla çalışır. Halbuki kolluk kuvvetlerinin en önemli görevlerinden biri önleyici tedbirleri almaktır. Bu görevin ihmal edilmesi ya da gereken özenle yerine getirilmemesi, halkın suçlulardan ve suç örgütlerinden korkmasının başlıca sebeplerindendir. Bu da suçun toplumdaki işlevselliğini besleyen korku hegemonyasının temel taşını oluşturur.

Kahramanmaraş'ta yitirdiğimiz yavrularımız buzdağının görünen kısmıdır. Asıl sorunumuz, Türkiye'nin dört bir yanında giderek daha pervasız hale gelen şiddet kültürüdür. Bu kültürün oluşturduğu şey, açıkça bir "korku hegemonyası"dır.

Haraç toplayanlar, iş yeri kurşunlayanlar, uyuşturucu satanlar, mafyacılık oynayanlar, sosyal medyada suç estetiği pazarlayanlar, yaşı küçük çocukları suçun kalkanı yapanlar ve infaz sisteminin gevşekliğini test edenler artık yalnızca asayiş sorunu değil, aynı zamanda milli güvenlik meselesidir.

Bugün en çok ihtiyaç duyduğumuz şey şudur: Önleyici tedbirlere gereken önemin verilmesi.

Bir kişi defalarca tehdit ediyorsa, silahla görüntü veriyorsa, çevresinden haraç istiyorsa, uyuşturucu satışıyla anılıyorsa, okul çevresinde çocukları zehirliyorsa, esnafı sindiriyorsa devletin bekleme lüksü yoktur. Hukuk içinde, denetlenebilir ve somut risk göstergelerine dayalı bir sistem oluşturulmalıdır. Potansiyel suç ve suçlu en azından öngörülebilir hale getirilmeli, daha yakın takibe alınmalıdır.

Deprem olmadan bina denetleniyorsa, yangın çıkmadan orman gözetleniyorsa suç da patlamadan önce fark edilmelidir. Toplumun güvenliği, suç işlenmeden önce caydırıcılığı sağlamakla çok daha mümkündür.

Bugün kolluk çoğu zaman sahada suçluyu tanıyor. Ortada gezen suçluyu polis biliyor, jandarma biliyor, mahalle bekçisi biliyor. Fakat bilmek yetmiyor. Bu bilginin hukuki sonuç doğuracağı; savcılığa, mahkemeye, psikososyal takibe, sosyal hizmete, silaha erişim yasağına ve elektronik denetime dönüşeceği daha güçlü bir model gerekiyor.

Kolluğun eli kolu bağlı kalmamalıdır. Suç örgütleri önleyici tedbirlerin gevşekliğinden cesaret alırken devlet gücünün sahada tereddüt yaşaması kabul edilemez. Elbette hukuk dışına çıkılmamalıdır. Fakat hukuk, suçlunun sığındığı bir perdeye de dönüşmemelidir.

Hapishaneler meselesi de bu tablonun başka bir ağır tarafıdır. Cezaevi ıslah yeri olmaktan çıkıp suç bağlantılarının güçlendiği bir alana dönüşüyorsa sistemin kendisini derhal yenilemesi gerekir. İçeri giren kişi pişmanlıkla değil, daha organize ilişkilerle çıkıyorsa takkeyi önümüze koyup düşünmemiz gerekmektedir.