Donald Trump'ın Nobel Barış Ödülü ısrarını görünce insan, dünyanın kendisine bir madalya borcu olduğunu sanıyor. Sanki bütün meseleler çözülmüş, çocuklar güvene kavuşmuş, geriye Norveç'ten gelecek kargo kalmış. Trump, ödülü hak ettiğinden emin. Ben ise bu özgüveni taşıyacak barışın nerede olduğunu merak ediyorum.
Daha önce bu köşede "Nobel Barış Ödülü: Kanla yıkanmış bir taç" başlığıyla yazmıştım. İtirazım, ödülün itibarının siyasi tercihleri aklamak için kullanılmasınaydı. Bugün Trump'ın talebine de aynı yerden bakıyorum. Bir devlet başkanının kendisini barış kahramanı ilan etmesi, yaptıklarının hesabını ortadan kaldırmaz.
Aslında ödülün kuruluş hikayesinde de güçlü bir çelişki var. Alfred Nobel dinamiti geliştirmiş, patlayıcı sanayisinde büyük servet edinmişti. Silah üretimiyle de bağlantılıydı. Buna rağmen 27 Kasım 1895 tarihli vasiyetinde servetinin büyük bölümünü insanlığa yarar sağlayan çalışmaları ödüllendirmeye ayırdı. Barış için belirlediği ölçüler arasında milletler arası kardeşlik ve orduların azaltılması vardı.
İnsanın aklına ister istemez geliyor: Yapılan vasiyette orduların azaltılması yazıyor. Silah sevkiyatının artırılması değil. Aradan geçen zamanda metne bizim bilmediğimiz bir ek yapılmış olmalı.
Nobel'in barış düşüncesini besleyen önemli isimlerden biri Bertha von Suttner'di. "Silahları Bırakın" adlı savaş karşıtı romanın yazarıydı. Nobel'le yıllarca mektuplaştı. Kendisi de 1905'te Nobel Barış Ödülü'nü aldı. Kuruluş hikayesinin bu tarafında, savaşın dehşetine itiraz eden bir kadının ısrarı bulunuyor.
Bugün duyduğumuz ısrar ise biraz farklı: Ödülü bana verin.
Elbette patlayıcı üreten bir insanın barış ödülü kurması, ödülü kendiliğinden değersizleştirmez. İnsan kendi faaliyetlerinin sonuçları üzerine düşünebilir. Elindeki imkanı başka bir amaca yöneltebilir. Fakat bu hikayeden, silahlarla kurulan her ilişkinin sonunda bir barış madalyası kazanılacağı sonucu çıkmaz. Nobel'in vasiyeti böyle bir sadakat programı değildi.
Ödülün sonraki tarihi de kusursuz değil. 1973'te Henry Kissinger ile Vietnamlı müzakereci Le Duc Tho, ateşkes görüşmeleri nedeniyle ödüle layık görüldü. Le Duc Tho, barışın sağlanmadığını belirterek ödülü reddetti. Karara tepki gösteren iki komite üyesi istifa etti.
Düşünün: Barış ödülü hazırdı. Barış henüz yetişmemişti.
Le Duc Tho'nun siyasi hayatının tamamını benimsemek gerekmiyor. O reddin ortaya koyduğu soruyu ciddiye almak yeterli. Ödülün adıyla insanların yaşadığı gerçek arasında bir bağ aranacak mı Yoksa tören takvimine yetişmeyen barışı daha sonra mı tamamlayacağız
Trump'a itirazım da bu. Ocak 2025'te İsrail'e gönderilecek yaklaşık 900 kilogramlık bombalar üzerindeki sevkiyat engelini kaldırdı. Gazze'deki yıkım ortadayken alınmış somut bir karardan söz ediyoruz. Barışa katkı iddiasını değerlendirirken bu imzayı dosyadan çıkaramayız.
Gazze'deki bütün ölümleri Trump'a yüklemek doğru olmaz. Savaş, onun ikinci başkanlığından önce başlamıştı. Fakat daha önce başlamış olması, sürdürdüğü desteğin sorumluluğunu silmez. Bir devlet başkanının sicili, yalnızca kendi seçtiği başarılı görüşmelerden oluşmaz. Gönderilmesine izin verdiği silahlar da o sicile dahildir.
Netanyahu yönetimine desteğini bu yüzden sorguluyorum. Müttefiklik, sivillerin korunması konusunda sınırsız bir muafiyet sağlayamaz. Hastanelerin vurulduğu, çocukların öldürüldüğü bir yerde desteğin sınırını konuşmak zorundayız. Ağustos 2025'te Nasır Hastanesi'ne düzenlenen İsrail saldırılarında sağlık çalışanları ve gazeteciler de öldürüldü. Barış ödülü tartışılırken hastane koridorlarında yaşananların unutulmasına razı değilim.

11