İstanbul Kongre Merkezi'ndeki konserin ardından iki gencin hayatını kaybettiğini anlatan haberi okurken bir isimde durdum: Mahmud Sami Ramazanoğlu. Henüz 24 yaşındaydı. Aynı olayda 29 yaşındaki Furkan Aksu da yaşamını yitirdi. İstanbul Valisi Davut Gül, ölümlerin uyuşturucu kullanımından kaynaklandığını açıkladı.
Mahmud Sami Ramazanoğlu...
Bu isim bana, ömrünü gönül terbiyesine adamış, Peygamber sevgisiyle anılan Mahmud Sami Efendi'yi hatırlattı. Ardından, bir anne babanın evladına bu ismi verirken taşıdığı güzel ümidi düşündüm.
İçimden, "Herhalde o müstesna insana duydukları muhabbetle seçtiler" diye geçirdim. Yavrusunun güzel ahlaklı, merhametli, hayırlı bir insan olmasını isteyen bir ailenin duasını duyar gibi oldum.
Aileyi tanımıyorum. Bu, yalnızca ismin bende uyandırdığı bir düşünce. O isim bana, bir evladın yetişmesi için gösterilen emeği, verilen öğütleri ve duyulan sevgiyi düşündürdü.
Şimdi o evin acısına dışarıdan cümle kurmak bile zor.
Bir insanın yirmi dört yıllık hayatı, ölümüne ilişkin birkaç satıra sığmaz. Çocukluğu, sevdikleri, hayalleri vardı. Ailesinin hafızasında, haberlerdeki fotoğrafından çok daha fazlası yaşıyor. Furkan için de öyle. Biz iki isim okuyoruz. Yakınları, o isimlerle birlikte bütün bir ömrü hatırlıyor.
Bu haberin ardından, evlatlarına güzel bir hayat hazırlamak isteyen ailelerin karşısındaki dünyanın nasıl değiştiğini düşündüm.
Ülkemizde değerlerin aşındığına dair bir kaygı taşıyorum. Bu kaygının kaynağı gençler değil; onlara sunduğumuz hikayeler, öne çıkardığımız kişiler ve alkışladığımız davranışlar.
Televizyonlarda, dizilerde ve sosyal medyada hangi insan tipini cazip hale getiriyoruz
Şiddet uyguladığı halde güçlü, insanları kullandığı halde zeki, hiçbir sınır tanımadığı halde özgür gösterilen karakterleri düşünelim. Bir hikaye, kötülüğün yol açtığı yıkımdan çok kişiye kazandırdığı gücü ve itibarı öne çıkarıyorsa orada durup konuşmamız gerekir. Yanlış bir davranışı anlatmakla onu hayranlık uyandıracak biçimde sunmak arasında ciddi bir fark var.
Benim itirazım, hoyratlığın karizma diye sunulmasına. Sadakatin saflık, edebin çekingenlik, kanaatin başarısızlık gibi gösterilmesine. Emek vermeden zenginleşmenin, başkasını ezerek yükselmenin ve sürekli haz peşinde koşmanın imrenilecek bir hayatın parçaları haline getirilmesine.
Bir aile çocuğuna yıllarca insanın kıymetini anlatabilir. Sonra çocuk, insanları aşağılayarak ün kazanan birinin alkışlandığını görür. Anne babası emeği öğütlerken karşısına yalnızca servetini sergileyen kişiler çıkar. Evinde öğrendiği ölçülerle dışarıda gördüğü ödüller arasındaki çelişkiyi anlamaya çalışır.
Bu çelişkinin ağırlığını küçümsememeliyiz.
Elbette bir diziden veya ekrandaki bir kişiden hareketle bu iki gencin yaşadıklarını açıklayamayız. Onların hikayesini bilmiyoruz. Buradan hayatlarına dair bir hüküm çıkaramayız. Ancak bu acının bize düşündürdüğü ortak sorumlulukları da konuşabiliriz.
Rol model, neyin başarı sayıldığını da gösterir. Genç insan, onun hayatında kendi geleceğine dair bir ihtimal görür. Şöhreti tek başına hayranlık sebebi yaptığımızda karakteri gözden kaçırırız.
Oysa bir bilim insanının sabrı, bir öğretmenin emeği, bir sporcunun disiplini, bir insanın zor zamanda gösterdiği dürüstlük de anlatılmaya değer. Bunları gençlere kuru bir öğüt gibi sunmak zorunda değiliz. Güzel insanların gerçek hikayelerine yer açabiliriz. İyiliği etkisiz, ahlakı sıkıcı gösteren bir anlatı dünyasına razı olmak zorunda değiliz.

13