Bir şehrin medeniyet seviyesi, en yüksek binalarıyla değil; en yavaş yürüyen insanına gösterdiği saygıyla ölçülür. Kaldırımda güvenle yürüyebilen bir çocuk, bastonuyla karşıdan karşıya geçebilen bir yaşlı, yaya geçidinde tereddüt etmeden adım atabilen bir anne... Bunlar yalnızca trafik düzeninin değil, toplumsal vicdanın da göstergesidir.
Trafik dediğimiz şey, aslında asfalt üzerinde her gün yeniden yazılan bir toplumsal sözleşmedir. Kırmızı ışıkta beklemek, yaya geçidinde durmak, hız sınırına uymak ya da başkasına yol vermek sadece kanuni zorunluluklar değildir. Bunlar, birbirimizin yaşam hakkını tanıdığımızın sessiz ifadesidir.
Ne var ki son yıllarda bu sözleşmenin en çok yıprandığı alanlardan biri, iki tekerlekli araçların kullanımında karşımıza çıkıyor.
Motosikletler, motorlu bisikletler ve elektrikli skuterler şehir yaşamının vazgeçilmez unsurları haline geldi. Ekonomikler, pratikler ve özellikle yoğun kent trafiğinde önemli bir ulaşım alternatifi sunuyorlar. Teslimat sektörünün büyümesiyle birlikte binlerce insan ekmeğini bu araçlarla kazanıyor. Hiç kimse bu gerçeği görmezden gelemez.
Ancak aynı araçlar, kuralların ihmal edildiği her an şehir hayatının en öngörülemez risklerinden birine de dönüşebiliyor.
Türkiye'de 2025 yılı sonunda trafiğe kayıtlı araç sayısı 33 milyon 612 bini aştı. Bunların yaklaşık beşte biri motosikletlerden oluşuyor. Aynı yıl ölümlü ve yaralanmalı trafik kazalarına karışan 484 bin 683 taşıtın 151 bin 563'ü motosikletti. Başka bir ifadeyle kazaya karışan her üç araçtan biri motosikletti.
İnsan bilançosu ise çok daha çarpıcıdır. Bir yıl içinde 1.334 motosiklet sürücüsü yaşamını yitirirken, 130 bin 578 sürücü yaralandı. Trafik kazalarında hayatını kaybeden sürücüler içinde motosiklet kullanıcılarının oranı yüzde 43,6'ya ulaştı. Elektrikli skuterler de artık istatistiklerde ayrı bir başlık oluşturuyor. Aynı dönemde 2.975 elektrikli skuter ölümlü veya yaralanmalı kazaya karıştı; 17 sürücü hayatını kaybetti, 2.523 sürücü yaralandı.
Bu rakamlar, iki tekerlekli araçların şehir yaşamında artık çok daha ciddi bir güvenlik politikasıyla ele alınması gerektiğini gösteriyor. Çünkü tehlike aracın kendisinde değil, kuralsızlığın giderek normalleşmesinde yatıyor.
Elbette bütün motosiklet sürücülerini aynı kefeye koymak büyük bir haksızlık olur. Kurallara titizlikle uyan, kaskını eksiksiz kullanan, yayaya öncelik veren ve büyük bir sorumluluk bilinciyle çalışan on binlerce insan var. Sorun araç da değildir, sürücünün varlığı da değildir.
Sorun, aynı aracın birkaç dakika içinde üç farklı kimliğe bürünebilmesidir.
Bir kavşakta motorlu taşıt gibi ilerleyen motosiklet ya da skuter, birkaç saniye sonra kaldırıma çıkıp yaya gibi hareket edebiliyor. Kırmızı ışıkta beklemiyor, yaya geçidinde öncelik tanımıyor, ardından yeniden trafiğin en hızlı şeridine dönüyor. Aynı aracın duruma göre sürekli kimlik değiştirmesi, trafiğin en tehlikeli unsurlarından biri olan belirsizliği doğuruyor. Oysa belirsizlik, kazaların en büyük sebeplerinden biridir.
Sabah saatlerinde herhangi bir okulun önünden geçin. Çocuğunun elini tutan bir anneyi, bastonuyla yürüyen yaşlı bir vatandaşı ya da pazar çantasını taşıyan bir kadını izleyin. Arkadan sessizce yaklaşan bir elektrikli skuterin oluşturduğu tedirginlik, belki birkaç saniye sürer. Fakat o birkaç saniye, insanların kamusal alanda kendilerini güvende hissetme duygusundan kopan küçük ama değerli bir parçadır.
Daha da düşündürücü olan ise kimi zaman iki yetişkinin arasına sıkıştırılmış küçücük bir çocuğun motosiklet üzerinde yolculuk ettiğini görmektir. Kask yoktur. Koruyucu ekipman yoktur. Güvenlik kaygısı yoktur. Çocuğun elleri gidona ulaşmaz ama tehlike ona çoktan ulaşmıştır. Trafikte en ağır bedeli çoğu zaman karar verme hakkı olmayan çocuklar öder.

24