Hazır Ol Cenge Eğer İster İsen Sulh-u Salah

"Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-u salah."

Asırlık devlet tecrübesinden süzülüp gelen bu söz, bugün Türkiye'nin karşı karşıya bulunduğu güvenlik meselesini tek cümlede anlatıyor: Barışı gerçekten istiyorsanız, onu yalnızca iyi niyetle değil, gerektiğinde ağır bedel ödetecek bir caydırıcılıkla korumak zorundasınız.

İsrail'in Suriye'deki Ebu Zuhur Hava Üssü'nü hedef alması, bu nedenle yalnızca Suriye'nin meselesi değildir. Saldırının, Türkiye'nin bölgede askerî varlık oluşturma ihtimaliyle ilişkilendirilmesi halinde Ankara'nın yaşananları sıradan bir sınır ötesi gelişme olarak değerlendirmesi mümkün değildir.

İsrail artık daha açık konuşuyor.

Türkiye'nin Suriye'de askerî nüfuz kazanmasını istemediğini ortaya koyuyor. Kimin nerede üs kurabileceğine, hangi havaalanının kullanılabileceğine ve hangi askerî kapasitenin kendisine yaklaşabileceğine tek başına karar verme hakkını kendinde görüyor.

Bu tutum, Türkiye açısından dikkatle okunması gereken ciddi bir güvenlik tehdididir.

Ancak öfke, bir savunma doktrini değildir.

Türkiye'nin yapması gereken, İsrail'e her gün daha sert cümleler kurmak değil; İsrail dahil hiçbir bölgesel gücün Türkiye'ye karşı askerî bir maceraya girişmeyi aklından dahi geçiremeyeceği ölçüde hazırlıklı olmaktır.

İran tecrübesi önümüzde duruyor.

İran'a yönelik saldırılar, yalnızca füze rampalarının ve hava savunma sistemlerinin değil; komuta altyapısının, nükleer tesislerin, mühimmat depolarının ve füze kapasitesinin de ne kadar kritik olduğunu gösterdi. Aynı süreç, İran'ın yıllardır yerin altına taşıdığı ve güçlendirdiği stratejik tesislerin neden hayati önem taşıdığını bir kez daha ortaya koydu.

Türkiye bu tablodan ciddi dersler çıkarmalıdır.

Savunma sanayiimizin ulaştığı seviye büyük bir millî kazanımdır. Ancak artık yalnızca "Ne kadar üretiyoruz" sorusu yeterli değildir.

Asıl sorulması gereken şudur:

Bir savaşın ilk 72 saatinden sonra üretmeye devam edebilir miyiz

Füze üreten fabrikanız varsa onu korumak zorundasınız. İHA ve SİHA üreten hattınız varsa ilk saldırıyla susmayacağından emin olmalısınız. Motor, harp başlığı, mühimmat, radar, elektronik harp sistemi ve kritik yedek parça üreten tesislerinizi aynı kırılganlık içinde bırakamazsınız.

Gerçek savunma sanayii bağımsızlığı, yalnızca silah üretebilmek değil; saldırı altında da üretimi sürdürebilmektir.

Elbette mesele, bütün fabrikaları yüzlerce metre toprağın altına gömmek değildir. Coğrafya, jeoloji, maliyet ve üretim biçimi buna her yerde izin vermez. Fakat kritik askerî üretim ve komuta altyapısının hayati bölümleri yer altına alınmalı, güçlendirilmeli, dağıtılmalı ve yedeklenmelidir.

Bir fabrikanın vurulması üretimi durdurmamalı.

Bir komuta merkezinin kaybı sistemi kör etmemeli.

Bir enerji hattının kesilmesi üretim zincirini susturmamalı.

Bir haberleşme ağının çökmesi ülkenin savunma refleksini felç etmemeli.

Yer altı ve dağ içi tesisler, dağıtılmış üretim merkezleri, yedek fabrikalar, korunaklı mühimmat depoları, alternatif enerji kaynakları ve bağımsız haberleşme ağları Türkiye'nin yeni güvenlik mimarisinin temel parçaları olmalıdır. Kritik stokların tek merkezlerde tutulması yerine ülke coğrafyasına dağıtılması da bu anlayışın gereğidir.

Çünkü gökyüzünü koruyamazsanız, toprağın altını sürekli büyütmek zorunda kalırsınız.

Türkiye'nin Çelik Kubbe başta olmak üzere katmanlı hava ve füze savunma kapasitesini hızla geliştirmesi bu nedenle hayati önemdedir. Uzun menzilli erken ihbar radarları, elektronik harp sistemleri, uydu gözetleme kabiliyeti, balistik füze savunması, seyir füzelerine karşı önleme sistemleri ve insansız hava araçlarına karşı geliştirilen çözümler, birbirinden kopuk unsurlar olarak değil, tek bir savunma ağının parçaları olarak çalışmalıdır.