Hazır Ol Cenge: Bugünün Dünyasında Barışın Şartı

Hekim ve şair Abdülhak Molla iki asır önce kısa ama ağır bir uyarı bırakmıştı:

"Bu mesel ile bulur cümle düvel fevz-ü felah / Hazır ol cenge eğer ister isen sulh-u salah."

Bugün Ortadoğu'nun haritasına bakınca insan ister istemez şu soruyu soruyor:

Bu sözü gerçekten anlayan, durumu ciddiyetle kavrayan kaç devlet var

Çünkü dünyanın önünde cereyan eden manzara oldukça nettir. Amerika ve İsrail, Arap dünyasının korkaklık ve pısırıklıkla malul tavrının açık; Avrupa'nın ise örtülü desteğiyle Ortadoğu'da yeni bir güç düzeni kurmaya çalışıyor. Bu düzenin merkezinde hukuktan, uluslararası ilkelerden ya da insan haklarından eser yoktur. Bilakis kaba kuvvet, askerî güç ve stratejik üstünlük vardır.

Gazze'de yaşananlar, uluslararası sistemin nasıl kolayca askıya alınabildiğini bütün dünyaya gösterdi. Hukukun, özellikle uluslararası hukukun, güçlülerin güçsüzlere sunduğu birer uyku hapından ibaret olduğu gerçeği artık ayan beyan ortaya çıkmıştır.

Şimdi aynı senaryoyu İran etrafında görüyoruz.

Ortadoğu'da güç dengesi yeniden yazılıyor. Bu süreç yalnızca bir ülkeyi hedef almıyor. Bölgenin tamamını şekillendirmeyi amaçlayan uzun vadeli bir stratejinin mütemmim cüzü, yani bir parçası olarak ilerliyor.

Bunu görmek için tarihçi olmaya gerek yok.

Irak işgaliyle başlayan süreç, Suriye iç savaşıyla derinleşti. Libya parçalandı. Gazze'de dünyanın gözleri önünde büyük bir insanlık dramı yaşandı. Uluslararası kurumlar sessiz kaldı. İnsan hakları söylemi ise diplomatik metinlerin süslü paragraflarına sıkıştı.

Bu tablo bize bir gerçeği tekrar hatırlatıyor:

Uluslararası siyasette barışı koruyan şey çoğu zaman iyi niyet değil, güç dengesidir.

Devletler arası ilişkilerde zayıflık çoğu zaman barış getirmez. Tam tersine savaşlara davetiye çıkarır. Güçsüzlük diplomasi masasında değil, sahada okunur. Tarih bunun örnekleriyle doludur.

Türkiye bu gerçeği en iyi bilen ülkelerden biridir.

Son yıllarda savunma sanayiinde atılan adımların arkasında da bu farkındalık vardır. İHA'lar, SİHA'lar, hava savunma sistemleri, yerli füze teknolojileri... Bunların hiçbiri yalnızca askerî mantıkla üretilmiş projeler değildir. Bunlar devlet aklının uzun vadeli güvenlik refleksinin ürünleridir.

Ancak mesele yalnızca savunma sanayiinde birkaç başarılı projeyle sınırlı değildir.

Bugünün dünyasında güç çok katmanlıdır.

Hava savunma sisteminiz güçlü olacak.

Füze teknolojiniz caydırıcı olacak.

Elektronik harp kabiliyetiniz gelişmiş olacak.

İstihbarat ağınız güçlü olacak.

Ama aynı zamanda ekonominiz sağlam olacak.

Sanayiniz üretken olacak.

Enerji bağımsızlığınız artacak.

Bilim ve teknoloji üretim kapasiteniz büyüyecek.

İlaçta dışa bağımlılığınız azalacak, kritik tıbbi cihazları kendiniz üreteceksiniz.

Çünkü modern dünyada savaş yalnızca cephede verilmiyor.

Finans sistemlerinde veriliyor.

Teknolojide veriliyor.

Enerjide veriliyor.

Bilgide veriliyor.

İstihbaratta ve istihbarata karşı koyma alanında veriliyor.

Ve gerektiğinde ilaçta ve tıbbi teknolojide veriliyor.

Nitekim Covid-19 salgını sırasında tüm dünya acı tecrübeler yaşadı. Bu sıkıntılı yıllar bize bir gerçeği haykırdı:

Kendi ilacını, aşısını ve tıbbi cihazını üretemeyen ülkeler kriz zamanlarında başkalarının insafına kalırlar.

İşte bu yüzden güçlü devlet yalnızca tank ve füze üreten devlet değildir. Aynı zamanda ilacını geliştiren, tıbbi cihazını üreten ve sağlık teknolojisini ihraç eden devlettir.