Gücün Hukuku: Deli Dumrul'a Rahmet

Bir sabah uyanıyorsunuz. Bir ülkenin seçilmiş devlet başkanı, eşiyle birlikte, haydut gibi bir baskınla, başka bir devletin helikopterleriyle evinden alınıp götürülüyor. Ne kendi ülkesinde verilmiş bir tutuklama kararı var, ne yetkili bir mahkeme, ne de hukuki karşılığı olan bir iddianame. Üniforma var ama hukuk yok. Güç var ama usul yok. Silah var ama savunma yok. Ve bu tabloya eşlik eden cümle artık bir fısıltı değil, açık bir tehdit: "Güçlüyüm, yaparım." Asıl dehşet verici olan ise bu açık hukuksuzluğa karşı yükselmesi gereken seslerin derin bir suskunluğa gömülmesidir.

Yetmiyor. Apar topar kurulan, meşruiyeti tartışmalı bir mahkemeyle başka bir ülkede yargılama başlatılıyor. Bir devlet başkanı, görevde olduğu halde, kendi ülkesinin anayasal düzeni ve yargı sistemi yok sayılarak sınır ötesi bir "hukuk" kurgusunun nesnesine dönüştürülüyor. Kendi yargı sistemlerini devre dışı bırakanlar, hukuku bir araç gibi kullanmaktan çekinmiyor. Üstelik kamuoyuna yansıyan iddialar daha da sarsıcı. Gözaltı sürecinde eşine şiddet uygulandığı, yüzünde darp izleri bulunduğu, gözlerinin morardığı görüntüler servis ediliyor. İnsan hakları, hukuk devleti, masumiyet karinesi... Hepsi bir anda sus pus.

İşte bu noktada artık mesele bir dava değildir. Bu, bir ülkenin iç hukuku hiç değildir. Bu tablo, gücün hukuku nasıl ezip geçtiğinin ve "evrensel değerler" söyleminin nasıl bir vitrin süsüne dönüştüğünün açık fotoğrafıdır.

Venezuela'da yaşananlar bir istisna değil. Bir hata da değil. Bu, artık sistemin kendisi.

Bugün İran'a açıkça suikast ve rejim değişikliği tehdidi yapılabiliyor. Kolombiya gibi ülkelerde seçilmiş yönetimler "uygunsuz" bulunduğunda uluslararası baskıyla hizaya çekilmeye çalışılıyor. Danimarka gibi hukukun vitrini sayılan ülkeler bile büyük güçlerin güvenlik talepleri karşısında kendi ilkelerini esnetmek zorunda kalıyor. Coğrafya değişiyor, gerekçeler değişiyor ama yöntem aynı kalıyor: Güç varsa hukuk var, güç yoksa hukuk yok. Özetle, gücün kadar hukukun var.

Uluslararası hukuk artık güçlüleri sınırlayan bir mekanizma değil. Zayıflara öğüt veren, güçlüler için ise ihtiyaç halinde rafa kaldırılan bir metin haline gelmiş durumda. Kararı var ama yaptırımı yok. Dili var ama dişi yok. Ve en tehlikelisi, bu tablonun artık olağan kabul edilmesi.

Tam da bu yüzden yıllardır süren bir tartışmayı yeniden düşünmek zorundayız. Türkiye neden savunma sanayiine yatırım yapıyor Neden hava savunma sistemleri, insansız hava araçları, milli muharip uçaklar, füze teknolojileri, radarlar, uydular Bu sorular uzun süredir, çoğu zaman teorik bir zeminde ele alındı. Kimisi iyi niyetle sordu, kimisi iç politika hesabıyla, kimisi ideolojik reflekslerle. Oysa bugün yaşananlar teoriyi kenara itiyor ve çıplak gerçeği önümüze koyuyor.

Bu dünyada hakkınızı hukuk değil, önce caydırıcılığınız koruyor.

Uluslararası hukuk kitaplarda var. Bildirgelerde var. Konferans salonlarında var. Ama çıkar söz konusu olduğunda, büyük güçler için bu metinlerin bağlayıcılığı yok. Dün Orta Doğu'da gördük, bugün Latin Amerika'da izliyoruz, yarın başka bir coğrafyada tanık olacağız. Seçilmiş liderler görevden uzaklaştırılıyor, devletlerin iç işlerine müdahale "demokrasi" ambalajıyla meşrulaştırılıyor. İşleyen mekanizma ise hep aynı: Ham güç.

Bu tablo karşısında Türkiye'nin son yirmi yılda savunma sanayiinde attığı adımlar, teknik bir başarıdan ibaret değildir. Bu bir varoluş meselesidir. Yerli ve milli sistemler üretmek, dışa bağımlılığı azaltmak, kendi göğünü kendi imkanlarınla koruyabilmek romantik bir tercih değil, jeopolitik bir zorunluluktur. Çünkü başkasının silahına güvenen, eninde sonunda başkasının iradesine de mahkûm olur.

Savunma sanayii yatırımları zaman zaman küçümsendi. "Motor yerli mi" sorusu bir ironiye dönüştürüldü. Oysa motor da egemenliktir, yazılım da egemenliktir, radar da, uydu da egemenliktir. Bir ülke uçan platformuna, gözetleme sistemine, füzesine ne kadar hükmediyorsa, yarınına da o kadar hükmeder. Üstelik bu yatırımlar sadece güvenlik üretmez. Bilim üretir, teknoloji üretir, yetişmiş insan gücü üretir. Üniversitelerden atölyelere uzanan bir akıl ve üretim ekosistemi kurar.

Son dönemde yaşanan ve Deli Dumrul'a rahmet okutan olaylar bize şunu söylüyor: "Nasıl olsa uluslararası hukuk var, kimse kimseye bunu yapamaz" rahatlığı artık gerçekçi değil. Hukuk, güçlü olduğunda değil, güçlü hukuka ihtiyaç duyduğunda yaşar. Bu yüzden caydırıcılık, barışın en sert ama en gerçekçi teminatıdır. Güç istemek için değil, gücü kullanmak zorunda kalmamak için.