Formanın altında kalan dünya

Bir kadının sırtındaki forma, bir şehrin sınır kapısı gibi görülmeye başlıyorsa, orada maçtan daha büyük bir sorun var demektir.

Trabzon'da Amedspor forması giyen bir kadına sataşılması da, Diyarbakır'da Trabzonspor taraftarlarının araçlarının taşlanması da aynı yaralı yere dokunuyor. Futbolun sevinci, birkaç öfkeli elin ve birkaç sorumsuz sözün gölgesinde küçülüyor.

Bu meseleyi yalnızca "taraftar gerginliği" diyerek geçiştirmek kolay. Fazla kolay.

Çünkü böyle olaylarda yalnızca görünen faile değil, gerilimi büyüten zemine de bakmak gerekir. Provokasyon ihtimali varsa ciddiyetle araştırılmalı; tansiyonu kim yükseltiyor, kim görüntü peşinde, kim iki şehrin insanlarını birbirine karşı kışkırtmaya çalışıyor, soğukkanlılıkla ortaya çıkarılmalıdır. Bir şehir başka bir şehrin düşmanı değildir. Fakat bazen birkaç kişinin bütün bir şehri karşısına alacak kadar pervasız davranması, tam da böyle bir düşmanlık görüntüsü üretir.

Provokasyon ihtimali, elbette yapılan yanlışı hafifletmez. Taş atan el de, sözle taciz eden dil de kendi sorumluluğunu taşır. Hiç kimse öfkesinin faturasını tanımadığı insanlara kesemez. Fakat öfkeyi besleyen, büyüten ve sonunda sokağın ortasına bırakan bir hesap varsa, onun da üzerine gidilmelidir. Futbol, kirli hesapların en kolay sahnesi haline getirilmemelidir.

Çünkü forma dediğimiz şey yalnızca kumaş değildir.

Çocukluğun, mahallenin, babadan kalan heyecanın, radyodan dinlenen maçın, ilk kez çıkılan tribünün, deplasmana uzanan yolun hatırasıdır. Bazen yıllar önce kaybedilmiş bir insanı hatırlatır, bazen hiç tanımadığınız biriyle aynı golde sarılmanın bahanesidir.

Bir insanın sırtındaki renk, onu hedef haline getiremez.

Getiriyorsa, orada spor susmuş, başka bir şey konuşmaya başlamış demektir.

Trabzon da Diyarbakır da bu ülkenin hafızası ağır, karakteri güçlü kadim şehirleridir. İkisi de sevincini yüksek sesle yaşar, ikisi de gururuna düşkündür. Bir sahil yolunda bordo-mavi atkı ne kadar doğal ise, başka bir şehirde yeşil-kırmızı forma da o kadar doğal olmalıdır. Tribün insanı çoğaltır; başkasını eksiltmek için kurulmuş bir yer değildir.

Elbette futbolun öfkesi vardır.

Hakeme kızılır. Kaçan gole yanılır. Yanlış değişiklik günlerce konuşulur. Bir pas hatası insanın bütün akşamını bozabilir. Doksanıncı dakikada gelen gol, hiç tanımadığınız birini kardeşinizmiş gibi boynuna sarılacağınız biri haline getirebilir.

Futbol biraz da budur.

Ama o öfke bir kadının yürüyüşüne, bir ailenin aracına, bir çocuğun formasına yöneldiği anda futbol olmaktan çıkar. Geriye oyun değil, kaba bir güç gösterisi kalır.

Burada yapılabilecek en büyük haksızlıklardan biri de birkaç kişinin suçunu bir şehrin alnına yazmaktır.

Trabzon'u da Diyarbakır'ı da böyle okuyamayız.

Taş atan bir el, bir kenti temsil etmez. Bir insanın sataşması, bir taraftar topluluğunun tamamını anlatmaz. Birkaç kişinin öfkesi milyonların kimliği değildir. Fakat bunu söylemek, yaşananların üzerini örtmek anlamına da gelmemeli. Çünkü suskunluk, bazen kötülüğün geçebileceği küçücük bir koridor açar. O koridor zamanında kapatılmazsa, yarın daha büyük kalabalıkların geçebileceği bir yola dönüşebilir.

Bir deplasman yolunu düşünün.

Aracın içinde aceleyle alınmış sandviçler, bagajda atkılar, camdan içeri dolan akşam serinliği... Yol boyunca bitmeyen maç muhabbeti. Muhtemel on birler, son haftanın tartışmalı pozisyonu, "bu maç alınır" diyen biri, her zamanki gibi kötümser olan bir başkası.

İnsan böyle bir yola korkmak için çıkmaz.

Bir kadın ya da erkek, sevdiği takımın formasını hakaret işitmek için giymez. Bir çocuk sırtına renk geçirirken hangi şehirde olduğunu hesaplamak zorunda kalmamalıdır.

Çünkü formanın altında, her şeyden önce insan vardır.

Bunu unuttuğumuz anda bütün renkler kirlenir.

Taraftarlık sadakat ister. Ama gerçek sadakat yalnızca kendi takımını sevmek değildir; başkasının sevgisine tahammül edebilmektir. Kendi rengini kutsallaştırıp ötekinin rengini düşmanlaştıran anlayış tribünü kalabalıklaştırabilir, fakat futbolu fakirleştirir. Stadyum dolar, oyun küçülür.