Yazar, okullardaki şiddeti yalnızca güvenlik sorunu değil, sosyal çözülmenin belirtisi olarak görüyor ve çocuk-aile-okul arasındaki bağın kopmasını, kontrolsüz dijital ortamları ve 5 milyonluk 'ev genci' kitlesinin yoğunlaşan yalnızlığını sorumlu tutuyor. Tetik çekilmeden çok öncesinde çocuk kaybedildiğini, bu nedenle yalnızca cihaz yasağı değil bütünsel psikososyal izleme sisteminin gerekli olduğunu savunuyor. Peki, böyle bir sistem kurulabileceğini düşünen kaç kişi var?
Bir çocuk bir sabah okula sırt çantasıyla gidiyor. Biz o çantada defter, kalem, su matarası arıyoruz. Peki ya o çantada öfke varsa Ya içine ders notu değil de saatlerce büyütülmüş bir kin, ekrandan ekrana taşınmış bir karanlık, evin içinde fark edilmemiş bir çürüme doldurulmuşsa O zaman mesele yalnızca okul güvenliği değildir. O zaman mesele, bir milletin çocuklarını kimin büyüttüğü meselesidir.
Şanlıurfa'da eski bir öğrencinin okula girip 16 kişiyi yaralaması, ardından Kahramanmaraş'ta bilançosu ağırlaşan okul saldırısında 1 öğretmen ve 9 öğrencimizin katledilmesi, 12 kişinin de yaralanması bize tek tek failleri değil, topluca ihmal ettiğimiz zemini göstermektedir.
Bu iki hadise, münferit diye kenara konulamaz. Çünkü artık önümüzde yalnızca disiplin sorunu, güvenlik zafiyeti ya da bireysel sapma yok. Önümüzde büyüyen bir bağ kopuşu var. Çocukla aile arasındaki bağ zayıflıyor, çocukla okul arasındaki bağ zayıflıyor, çocukla hayat arasındaki bağ çözülüyor, boşalıyor. O boşluğu ise ekranlar dolduruyor. Her ekran aynı şeyi taşımaz elbette. Ama kontrolsüz ekran, başıboş dijital çevre ve denetimsiz çevrim içi arkadaşlık, kırılgan zihinler için bir tür karanlık koridora dönüşebiliyor.
Bugün Türkiye'de çok konuşulan "ev genci" meselesi tam da burada önem kazanıyor. Kamuoyunda, 15-29 yaş grubu için bu kitlenin yaklaşık 5 milyon kişilik bir büyüklüğe ulaştığı yönünde ciddi bir tartışma var. Resmî ve dar tanımlı çerçevede ise TÜİK ve araştırma kuruluşlarının verileri, 15-24 yaş grubunda ne eğitimde ne istihdamda olan gençlerin oranının çok yüksek seyrettiğini, sayının milyonlarla ifade edildiğini gösteriyor. Bahçeşehir Üniversitesi BETAM çalışması, 15-24 yaş için yaklaşık 2 milyon 356 bin kişilik bir NENİ kitlesine işaret ediyor; kamuoyunda konuşulan 5 milyonluk tablo ise daha geniş yaş bandına yayılan daha büyük bir sosyal kopuşa dikkat çekiyor.
Burada çok kritik bir ayrım yapalım. Her ev genci suç işlemez. Her içine kapanan çocuk saldırgan olmaz. Her çok oyun oynayan genç şiddete yönelmez. Fakat bu doğru cümlelerin arkasına saklanıp büyük gerçeği görmezden gelemeyiz, gelmemeliyiz. Oyun ve internet bağımlılığı, kötü çevrim içi akran etkisi, aile içi çatışma ve eşlik eden ruhsal sorunlar birleştiğinde ev içinde öfke, empati azalması ve işlev bozulması riskinin arttığını artık inkar edemeyiz. Bu doğrusal bir kader değildir; ama görmezden gelinirse felakete açık bir risk zinciridir.
Biz uzun süredir meseleyi yanlış yerden tartışıyoruz. Çocuğun elindeki telefona kızıyoruz ama telefona sığınmasına yol açan yalnızlığa bakmıyoruz. Kapısını kapatmasına öfkeleniyoruz ama o kapının arkasında nasıl bir dünyanın kurulduğunu merak etmiyoruz. Saatlerce odasından çıkmayan gence "tembel" diyoruz, fakat onun okuldan, arkadaşlıktan, hayattan neden koptuğunu sormuyoruz. Sonra bir gün bir okulun koridorunda kan görüyoruz ve hep birlikte şaşırıyoruz ya da şaşırmış numarası yapıyoruz.
Asıl mesele şudur: Türkiye'de yalnızca genç işsizliği büyümüyor, genç yalnızlığı da büyüyor. Sadece eğitimden kopuş artmıyor, gerçek hayattan kopuş da artıyor. Çocuğun gündelik hayatında baba otoritesi yoksa, anne dikkati yoksa, öğretmen teması zayıflamışsa, mahalle terbiyesi dağılmışsa, o boşluğu birileri doldurur. Bazen algoritma doldurur, bazen sanal arkadaşlık doldurur, bazen nefret dili doldurur, bazen de şiddeti kahramanlık gibi pazarlayan kirli yapılar doldurur.
Dünyanın bu alanda boş durmadığını da görelim. UNESCO, 2026 itibarıyla 114 eğitim sisteminde okullarda cep telefonu kullanımına ilişkin ulusal yasak ya da sınırlama bulunduğunu söylüyor. Bu sayı, gelişmiş ülkelerin meseleyi bir "ergen kaprisi" değil, eğitim ve ruh sağlığı başlığı olarak gördüğünü gösteriyor.
Bizde ise her tartışma aynı sığ yere saplanıyor. Yasaklayalım mı, serbest mi bırakalım Oysa mesele bundan daha büyüktür. Mesele cihaz değil, iklimdir. Evde nasıl bir konuşma dili var Anne babanın çocuğa ayırdığı gerçek zaman ne kadar Öğretmen, rehberlik servisi ve okul yönetimi çocuğun ruhsal değişimini fark edecek kadar temas kurabiliyor mu Sağlık sistemi çocuk ve ergen ruh sağlığını yalnızca hastane kapısında mı karşılıyor, yoksa okuldan eve, evden mahalleye uzanan bir erken uyarı hattı kurabiliyor mu Bunlar konuşulmadan alınan her önlem yüzeyde kalır.

4