Bir ülkenin geleceği kalın raporlardan değil, boş kalan beşiklerden okunur.
Türkiye, doğumların hızla azalması ve yaşlı nüfusun büyümesiyle tarihinin en ciddi demografik dönüşümlerinden birini yaşıyor.
2001 yılında Türkiye'de bir kadının dünyaya getirdiği ortalama çocuk sayısı 2,38'di. 2025'te bu sayı 1,42'ye düştü. Nüfusun kendisini yenileyebilmesi için gereken eşik ise 2,10.
Aradaki mesafe, virgülden sonraki birkaç rakamdan ibaret değildir.
2025'te dünyaya gelen bebek sayısı 895 bin 374'te kaldı. Kaba doğum hızı, yirmi dört yılda binde 20,3'ten binde 10,4'e indi. Bin kişinin yaşadığı bir mahallede doğan çocuk sayısı neredeyse yarı yarıya düştü.
Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, düşen doğurganlığı "Türkiye açısından varoluşsal bir tehdit" ve "felaket" sözleriyle tarif etmektedir. Rakamlar, nüfus meselesinin yalnızca ailelerin kişisel kararlarıyla sınırlı olmadığını gösteriyor. Ekonomiden sağlığa, eğitimden sosyal güvenliğe kadar uzanan geniş bir alan söz konusu.
Türkiye'nin ortanca yaşı 34,9'a yükseldi. Altmış beş yaş ve üzerindeki nüfus 9,5 milyonu geçti. Her dokuz kişiden biri artık yaşlı.
Bu değişimi istatistik tablolarından önce hastane koridorlarında gördüğümü söylemek isterim.
Dahiliye servislerinde baston sesleri çoğalıyor. Yaşlı anne ve babasına refakat eden insanların omuzlarındaki yük ağırlaşıyor. Bir zamanlar apartman boşluklarında yankılanan çocuk seslerinin yerini, eski asansörlerin metal gıcırtısı alıyor.
Aslında Türkiye, nüfus meselesini ilk kez konuşmuyor.
Cumhuriyet'in ilk yıllarında savaşların yıprattığı ve nüfusu azalan ülkenin yeniden ayağa kalkabilmesi için nüfusu artırmak devlet politikası haline gelmişti. Çok çocuklu aileler çeşitli teşviklerle desteklenmiş, 1930 tarihli Umumi Hıfzıssıhha Kanunu ile hayatta altı ve daha fazla çocuğu bulunan annelere nakit ödül veya istekleri halinde madalya verilmesi yasal düzenleme altına alınmıştı. Beş ve daha fazla çocuğu olan ailelere vergi kolaylıkları sağlanmış, anne ve çocuk sağlığını güçlendiren uygulamalar yaygınlaştırılmıştı.
Aradan yaklaşık bir asır geçti. O gün nüfusunu büyütmeye çalışan Türkiye, bugün nüfusunun küçülmesini ve hızla yaşlanmasını durdurmanın yollarını arıyor. Demografi değişti, ancak nüfusun bir ülkenin geleceğini belirleyen stratejik önemi değişmedi.
Bu tabloyu değiştirmek mümkündür.
İlk adım, gençlerin aile kurmasını kolaylaştıran uzun vadeli bir sosyal politika olmalıdır. Uygun koşullu konut imkanları genişletilebilir. Yeni evlenen çiftlere bölgelere göre değişen kira ve taşınma desteği sağlanabilir. İlk çocukla birlikte başlayan destekler, ikinci ve üçüncü çocukta daha güçlü hale getirilebilir.
Kreş meselesine ayrıca önem verilmelidir. Çünkü kreş yalnızca çalışan annelerin meselesi değildir. Doğrudan nüfus politikasıdır.
Kamu kurumlarında, özellikle üniversitelerde, hastanelerde, fabrikalarda ve organize sanayi bölgelerinde nitelikli kreşlerin yaygınlaştırılması büyük bir rahatlama sağlayacaktır. Çocuğunu güvenli bir yere bırakabilen anne işinden kopmaz. Aile de yeni bir çocuk kararını daha az kaygıyla verebilir.
Babalık izni güçlendirilmelidir. Çocuk bakımının yalnızca annenin omzunda kalmadığı bir aile düzeni kurulmalıdır. Esnek çalışma, uzaktan çalışma ve kademeli işe dönüş modelleri hem kadınların mesleki hayatını korur hem aileyi güçlendirir.
Üreme sağlığı hizmetlerinin erişilebilirliği de önemlidir. Çocuk sahibi olmak isteyen ancak tıbbi engellerle karşılaşan çiftlere erken tanı, danışmanlık ve tedavi desteği sunulmalıdır. Çünkü doğurganlıktaki düşüşün her nedeni ekonomik ya da kültürel değildir.
Şehirler de çocuk dostu tasarlanmalıdır.
Güvenli parklar, yürünebilir mahalleler, aile sağlığı merkezleri, gündüz bakım evleri ve ulaşılabilir okul öncesi eğitim... Bir çocuk yalnızca evin içinde büyümez. Sokağın, mahallenin ve şehrin içinde büyür.

11