Beşiksiz Evler... Işıkları Yanan, Geleceği Sönen Şehirler
Türkiye'nin evleri ışıkla dolu ama sessiz: çocuk sesi azalırken, toplum geleceğinden mi vazgeçiyor?
Yazar, Türkiye'nin demografik çöküşünün ekonomik ve askerî risklerden daha ciddi bir tehdit olduğunu savunuyor çünkü doğurganlık hızı dünya ortalamasının çok üzerinde düşüyor. Mesele çocuk istememek değil, çocuk sahibi olmayı zorlaştıran yapısal sorunlar olduğunu vurguluyor ve Fransa, Macaristan gibi ülkelerin başarılı politika örneklerini sunuyor. Peki, bu tür kapsamlı aile politikaları kısa vadeli siyasi çıkarlarla ne kadar uyumlu?
Bir ülke düşünün... Evlerinde ışık yanıyor ama ses yok. Oyuncak yok, koşuşturan ayak yok, gece yarısı uykudan uyandıran ağlama sesleri yok. Sessizlik hakim. Ve bu sessizlik huzur değil; geleceğin susmasıdır. Bugün Türkiye'nin karşı karşıya olduğu en büyük risk, ekonomik değil, askerî değil; doğrudan doğruya demografik çöküştür.
Aile ve Sosyal Hizmetler Bakanı Mahinur Özdemir Göktaş'ın sözleri bu gerçeği açık biçimde ortaya koyuyor: "Hızla yaşlanıyoruz. Hanelerin yüzde 57'sinde 18 yaş altı çocuk bulunmuyor. Nüfusta bütün dünyada düşüş var ama ülkemizdeki düşüş çok daha hızlı oldu. Doğurganlık hızımız bu şekilde giderse önümüzdeki 5 yıl içerisinde ilkokul çağındaki çocuk oranımız 900 bin kadar azalacak."
Bu cümleler bir karamsarlık değil, zamanında yapılmış bir uyarıdır. Çünkü mesele yalnızca Türkiye'ye özgü değildir. Savaşlar, küresel ekonomik dalgalanmalar, şehirleşme ve değişen yaşam tarzları dünya genelinde doğurganlık oranlarını aşağı çekmektedir. Türkiye de bu sürecin dışında değildir. Ancak her ülke aynı sonucu yaşamıyor. Farkı, alınan tedbirler ve kurulan sistem belirliyor.
Bugün artık "neden çocuk yapılmıyor" sorusunu tekrarlamak yerine, "çocuk sahibi olmak neden zorlaşıyor" sorusuna odaklanmak gerekiyor. Çünkü gençler çocuk istemiyor değil; çoğu zaman ertelemek zorunda kalıyor. Bu erteleme, bir noktadan sonra vazgeçişe dönüşüyor. Mesele tam da burada derinleşiyor.
Dünya bu konuda çeşitli modeller denedi. Fransa, uzun yıllardır doğrudan para yardımıyla değil, hayatı kolaylaştıran bir sistemle ilerlemektedir. Yaygın kreş ağı, ebeveyn izinleri ve düzenli destekler sayesinde doğurganlık oranını Avrupa ortalamasının üzerinde tutmayı başardı. Macaristan ise vergi muafiyetleri ve konut destekleriyle daha doğrudan bir yol izledi. Genç çiftlerin hayat kurmasını kolaylaştırarak doğum oranlarında belirgin bir toparlanma sağladı. Buna karşılık Güney Kore, bu adımları geç attığı için bugün dünyanın en düşük doğurganlık oranlarından biriyle karşı karşıya.
Türkiye için tablo açıktır: Zaman hala var, tolerans var; ancak sınırsız değildir.
Bu noktada yapılması gereken, parçalı çözümler değil, bütüncül bir yaklaşım geliştirmektir. Öncelikle aileyi yalnızca ekonomik destekle değil, yapısal olarak güçlendirmek gerekir. Çocuk sahibi olmak, bireyin hayatını zorlaştıran bir süreç olmaktan çıkarılmalıdır. Çalışma hayatı ile aile hayatı arasında gerçek bir denge kurulmadan bu alanda ilerleme sağlamak mümkün değildir.
Kadınların iş gücüne katılımı ile doğurganlık arasında kurulan ilişki de bu açıdan önemlidir. İskandinav ülkeleri bu dengeyi kurabildikleri için doğurganlık oranlarını belirli bir seviyede koruyabiliyor. Kadınlar için "ya kariyer ya çocuk" ikilemi ortadan kalktığında, doğurganlık doğal olarak destekleniyor. Türkiye'de de benzer şekilde esnek çalışma modelleri, yarı zamanlı ancak güvenceli istihdam ve çocuk bakım desteği birlikte ele alınmalıdır.
Bir diğer kritik başlık konut meselesidir. Gençlerin ev kurma maliyeti, çocuk sahibi olma kararını doğrudan etkiliyor. Bu nedenle ilk çocukla birlikte kira desteği, ikinci çocukta uzun vadeli ve düşük maliyetli konut imkanı, üçüncü çocukta ise borç yükünü hafifleten modeller gibi somut adımların tartışılması gerekir. Çünkü hayatın en temel eşiği aşılmadan doğurganlık artışı beklemek gerçekçi değildir.
Ertelenen evlilik ve geç yaşta çocuk sahibi olma da üzerinde durulması gereken bir diğer alandır. Bugün pek çok genç, ekonomik ve sosyal sebeplerle babalık serüvenini sürekli erteliyor. Ancak biyoloji bu ertelemeyi kabul etmiyor. Bu nedenle erken yaşta hayat kurmayı destekleyen politikalar geliştirilmelidir. Gençlere sürekli "bekle" diyen bir sistem, farkında olmadan doğurganlığı aşağı çekmektedir.

5