Asrın Akıncı Beyi'nin adamsız uçakları

Bir ülkenin kaderi bazen bir toplantı salonunda yazılır. Alkışların gürültüsünde değil; bir sorunun tonunda, bir cevabın dirayetinde, bir insanın duruşunda şekillenir. Yıllar önce yaşadığım bir hatıra, bugün geriye dönüp baktığımda sadece bir anı değil; bir zihniyetin fotoğrafı gibi duruyor.

Sanırım 2009 yılıydı. Dönemin bakanlarından Sayın Faruk Nafiz Özak abimizle birlikte Trabzon'umuza yatırım çekmek amacıyla geniş katılımlı bir organizasyon düzenlemiştik. İstanbul'da, farklı sektörlerden sanayicilerin, büyük ölçekli iş insanlarının, yatırım fonu temsilcilerinin ve girişimcilerin davet edildiği bir toplantıydı bu. Sadece bir fikir alışverişi değil, şehrin geleceğine yapılmış açık bir davetti.

Plan aşamasında kalmadı, güçlü bir katılımla icra edildi. Salonda üretimden teknolojiye, inşaattan lojistiğe kadar pek çok alanda söz sahibi isimler vardı. Amacımız netti. Trabzon'un potansiyelini doğrudan muhataplarına anlatmak. Üniversitemizi, sanatımızı, sporumuzu, tersanemizi, teknoparkımızı ve orada yürütülen inovasyon çalışmalarını somut verilerle ortaya koyduk. Şehrimizin bir cazibe merkezi olabileceğini değil, zaten bu altyapıya sahip olduğunu söyledik. Salondaki dikkat ve heyecan, bunun karşılık bulduğunu gösteriyordu.

Sunumu ben yapıyordum. Programın sonunda iki ismi "Çılgın Türk" olarak ayrı ayrı takdim ederek alkışlanmalarını istedim. Salonda bir merak dalgası yayıldı. İlki ilaç üreticisiydi. Trabzonlu değildi ama Trabzon Teknopark'ta bir ilaç fabrikası kurmayı planlıyordu. İkincisi ise insansız hava araçlarının öncüsü merhum Özdemir Bayraktar abimizdi. Onu, "Sürmene'nin evladı, Trabzon'un gururu, insansız hava araçlarımızın mucidi" sözleriyle takdim ettiğim an salonda kopan alkış tufanı hala kulaklarımda. O sırada kendi imkanlarıyla geliştirdikleri omuzdan atılan mini İHA'ların uçuş görüntülerini yansıtıyordum. Masalarında onarlı gruplar halinde oturan yüzlerce davetli tek bir noktaya kilitlenmişti. Herkes Özdemir abiyi dikkatle izliyordu.

Sunum sırasında özellikle bir noktaya değindim. Yerli ve milli olmanın ne anlama geldiğini anlatmaya çalıştım. O dönem ülkemize satılmak istenen insansız hava araçlarının gerçekte tam bağımsız olmadığını, kritik bileşenlerinin ve yazılımlarının dışarıya bağlı olduğunu söyledim. Kalkış ve iniş esnasında kumandanın yabancı pilotlarda olduğu Heron'ları hatırlattım. Böyle bir sistemin bağımsızlığımızın ruhuna aykırı olduğunu ifade ettim. Yerli ve milli üretimin bir tercih değil, bir zorunluluk olduğunu vurguladım. Salondaki hava değişmişti. İnsanlar artık sadece izlemiyor, düşünüyordu.

Tam o sırada gözüm bir sahneye takıldı. Özdemir Bey'in oturduğu masada bir hemşerimiz, art arda sorular soruyordu. Sadece ben değil, birçok kişi bu diyaloğu fark etmişti. Sorular uzadıkça uzadı. Özdemir Abi'nin yüzünde sabır vardı ama hafif bir rahatsızlık da hissediliyordu. Daha sonra bu olayı bana gülerek anlatırken, "Zannettim ki uçağı kendi yapacak," demişti. Mizahın içine saklanmış bir sitemdi bu.

Soru yağmuru bir türlü bitmedi. Nihayet hemşerimiz, "Seni çok sıktım ama son bir soru sorayım," dedi. Özdemir Abi o tok ve güven veren sesiyle, "Sor," karşılığını verdi. Ardından o meşhur soru geldi:

"Ha bu uçak kaç kişilikdur"

Salonda kısa bir sessizlik oldu. Özdemir Abi'nin yüzünde o tanıdık tebessüm belirdi.

"Ha bilmiyor musun, ha bu adamsuz uçaktır," dedi.

Salonda kahkahalar yükseldi. Ama o cevap bir espriden ibaret değildi. Bir bilinç farkının ifadesiydi.

Daha sonra bir başka arkadaşına söylediği söz ise meselenin özünü ortaya koyuyordu:

"Baktım ki memlekette adam kalmamış, adamsız uçak yaptım."

Bu cümle bir latife değildi. Bir eleştiriydi. Teknolojiden önce karaktere işaret eden bir cümleydi.

Savunma sanayii denildiğinde yıllarca akla gelen ilk şey satın almak oldu. İhtiyaç duyduk, sipariş verdik, bekledik. Parasını ödedik ama alamadık. Alabildiklerimizin kontrolü başkasında kaldı. Yazılım kimin elinde, güncelleme kimin inisiyatifinde, kriz anında düğmeye kim basacak Bunlar cevapsız bırakılan sorulardı.

Bağımsızlık sadece ekonomik değildir. Stratejiktir.

Özdemir Bayraktar'ın farkı, sadece bir mühendis olmasında değildi. O, bağımlılığı reddetti. "Yapamazsınız" denilen alana girdi. Risk aldı. Hata yaptı, yeniden denedi. Vazgeçmedi. Eleştirildi ama geri adım atmadı. Savunma sanayiinde en büyük maliyet başarısız deneme değildir. Vazgeçmektir. Vazgeçtiğiniz an özgüven kaybolur.

Karşı çıkanlar çok oldu. "Daha ucuza dışarıdan alırız" diyenler, "Bu iş bize ağır gelir" diyenler, küresel sistemle uyumlu hareket etmenin yeterli olduğunu düşünenler... Kimse kriz anında kapılar kapanırsa ne olacağını sormadı. Bağımlılık bazen konfor sağlar ama günü geldiğinde bedelini ağır ödetir.