Kırklareli Vali Yardımcısı Dr. Hasan Tanrıseven'in gece saatlerinde rahatsızlanarak Kırklareli Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Servisi'ne başvurması, sağlık sistemimizin üzerinde daha fazla düşünülmesi gereken bir gerçeği yeniden görünür kıldı.
Herhangi bir protokol ayrıcalığı talep etmeden vatandaşlarla birlikte sırasını bekleyen Tanrıseven, karşılaştığı yoğunluğu "arı kovanı gibi" sözleriyle anlattı.
Öncelikle kendisine geçmiş olsun dileklerimizi iletelim.
Ancak kabul etmeliyiz ki bu "arı kovanı" yalnızca Kırklareli'ne özgü değil. Türkiye'nin pek çok şehrinde acil servisler, poliklinikler ve hastane koridorları benzer bir hareketliliğe sahne oluyor.
Üstelik bu tabloyu yalnızca personel, yatak veya fiziki alan yetersizliği üzerinden açıklamak meseleyi eksik okumaktır. Çünkü hastanelerde gördüğümüz kalabalık, çoğu zaman yıllar içinde büyüyen ve zamanında önlenemeyen sağlık sorunlarının son durağıdır.
Hastane koridorlarındaki yoğunluk, hastane kapısında başlamaz.
Obezite, tütün kullanımı, fiziksel hareketsizlik, sağlıksız beslenme, aşırı tuz ve şeker tüketimi ile alkol ve madde bağımlılıkları toplumun kronik hastalık yükünü ağırlaştırıyor.
Bunlara uyku düzensizliği, kronik stres, yalnızlık, ruh sağlığı sorunları, hava kirliliği, mesleki riskler, bilinçsiz ilaç kullanımı ve sağlık okuryazarlığındaki yetersizlikler de ekleniyor.
Hipertansiyon, diyabet ve kolesterol yüksekliği zamanında fark edilmediğinde; kanser taramaları aksadığında, çocukluk çağı obezitesiyle yeterince mücadele edilmediğinde ve kronik hastalar düzenli izlenmediğinde sorunlar sessizce büyüyor. Sonunda karşımıza kalp krizi, inme, böbrek yetmezliği, kanser veya başka ciddi sağlık sorunları olarak çıkıyor.
Bugün acil serviste gördüğümüz kalabalığın bir bölümü, yıllar önce okulda, evde, iş yerinde, sokakta veya aile sağlığı merkezinde önleyemediğimiz sorunların birikmiş sonucudur.
Bu nedenle acil servislerdeki yoğunluğu yalnızca hastane içinde çözmeye çalışmak, taşan suyu silerken açık kalan musluğu görmezden gelmeye benzer.
Aile hekimliği sistemin gerçek merkezi olmalıdır
Türkiye'nin koruyucu ve önleyici sağlık politikasında aile hekimliği çok daha güçlü bir konuma taşınmalıdır.
Aile sağlığı merkezleri yalnızca reçete yazılan, rapor alınan veya hastaneye sevk işlemi yapılan yerler olarak görülmemelidir. Buralar, hastalık ortaya çıkmadan önce risklerin belirlendiği, vatandaşın yıllar boyunca izlendiği ve sağlığın korunduğu temel merkezler olmalıdır.
Ancak aile hekimlerinin bu görevi hakkıyla yerine getirebilmesi için kayıtlı nüfus yükünün azaltılması, muayene sürelerinin artırılması, ekip yapısının güçlendirilmesi ve gerekli tetkik imkanlarının geliştirilmesi gerekir.
Binlerce kişiden sorumlu bir aile hekiminden günlük başvuruları karşılamasını, kronik hastaları izlemesini, tarama ve aşılama hizmetlerini yürütmesini, rapor ve reçete işlemlerini tamamlamasını, aynı zamanda her vatandaşa koruyucu sağlık danışmanlığı vermesini beklemek gerçekçi değildir.
Aile hekimliği güçlendirilmeden acil servislerin yükünü kalıcı biçimde azaltmak mümkün görünmemektedir.
Tarama programları vatandaşın ayağına gitmelidir
Hipertansiyon, diyabet, obezite ve kolesterol yüksekliği yıllarca belirti vermeden ilerleyebilir. Bu hastalıkların kalp krizi, inme veya böbrek yetmezliği ortaya çıktıktan sonra fark edilmesi, sağlık sisteminin en ağır ve en maliyetli aşamada devreye girmesi anlamına gelir.
Oysa doğru olan, riski hastalıktan; hastalığı da komplikasyondan önce yakalamaktır.
Bu nedenle taramalar yalnızca sağlık kuruluşuna başvuran kişilere sunulan bir hizmet olmaktan çıkarılmalı, riskli vatandaşlara aktif biçimde ulaşan bir modele dönüştürülmelidir.
Aile sağlığı merkezleri, okullar, iş yerleri, belediyeler ve mobil sağlık ekipleri arasında etkin bir iş birliği kurulabilir. Yaşa ve risk durumuna göre hipertansiyon, diyabet, obezite ve belirli kanserlere yönelik taramalar düzenli olarak gerçekleştirilebilir.
Tarama daveti gönderilen kişinin programa katılıp katılmadığı izlenmeli; yüksek risk saptanan vatandaş, sağlık sisteminin koridorlarında kaybolmadan uygun birime yönlendirilmelidir.
Çünkü tarama yapmak kadar, saptanan riskin ve bulgunun takibini sağlamak da önemlidir. Tanı koyup hastayı yalnız bırakmak, sağlık hizmetini yarıda bırakmaktır.
Çocuklukta başlamayan mücadele, çoğu zaman geç kalır
Obezite ve hareketsizlikle mücadele yetişkinlik dönemine bırakılamaz. Çocukların sağlıklı beslenme ve düzenli hareket alışkanlığı kazanması yalnızca ailelerin bireysel çabasına terk edilmemelidir.
Okul kantinleri, yemekhaneler, okul çevresinde satılan ürünler ve çocuklara yönelik gıda reklamları sağlık politikasının doğrudan konusu olmalıdır. Okullarda günlük fiziksel hareket desteklenmeli; çocukların güvenli oyun ve spor alanlarına erişimi artırılmalıdır.
Sağlıksız ürünlerin ucuz ve kolay ulaşılabilir, sağlıklı gıdaların ise pahalı olduğu bir ortamda insanlara yalnızca "doğru beslenin" demek etkili bir sağlık politikası değildir.
Vatandaşa sağlıklı tercihler önerirken bu tercihleri mümkün kılacak ekonomik, sosyal ve çevresel şartları da oluşturmak gerekir.
Koruyucu sağlık, yalnızca öğüt vermek değil; sağlıklı olanı erişilebilir, uygulanabilir ve sürdürülebilir hale getirmektir.
Tütün ve bağımlılıklarla mücadele yeniden güçlendirilmelidir
Tütün kullanımı; kalp ve damar hastalıklarından kansere, kronik akciğer hastalıklarından inmeye kadar son derece geniş bir hastalık yükü oluşturuyor. Elektronik sigaralar ve yeni nesil nikotin ürünleri de özellikle gençler açısından dikkatle izlenmesi gereken yeni bir risk alanı meydana getiriyor.
Sigara bırakma hizmetlerine erişim kolaylaştırılmalı, tedavi desteği güçlendirilmeli ve bırakma girişimlerinin takibi aile hekimliği sistemiyle bütünleştirilmelidir.
Alkol ve madde bağımlılıklarının yanı sıra kumar ve dijital bağımlılık gibi davranışsal sorunlar da yalnızca "irade eksikliği" olarak görülmemelidir.
Bağımlılık; koruyucu sağlık hizmetlerinin, ruh sağlığı desteğinin, sosyal politikaların ve aile desteğinin birlikte yürütülmesini gerektiren çok boyutlu bir halk sağlığı sorunudur.
Ruh sağlığı, koruyucu sağlığın dışında bırakılamaz
Kronik stres, kaygı bozuklukları, depresyon, yalnızlık ve uyku sorunları yalnızca yaşam kalitesini düşürmüyor; fiziksel hastalıkların kontrolünü de güçleştiriyor.
Ruh sağlığı hizmetlerine zamanında ulaşamayan insanlar; çarpıntı, nefes darlığı, göğüs ağrısı, baş dönmesi ve uykusuzluk gibi yakınmalarla tekrar tekrar acil servislere başvurabiliyor.
Burada vatandaşın yakınmasını küçümsemek değil, o yakınmanın arkasındaki gerçek ihtiyacı doğru yerde karşılamak gerekir.
Aile sağlığı merkezleriyle toplum ruh sağlığı hizmetleri arasındaki bağ güçlendirilmeli; erken destek, psikososyal değerlendirme ve uygun yönlendirme mekanizmaları kurulmalıdır.
Bedeni ve ruhu birbirinden ayıran bir sağlık sistemi, insanı da parçalar halinde görmeye başlar. Oysa insan bir bütündür.
Vatandaşı suçlamak çözüm değildir

12