Bugün 8 Mart.
Dünya Kadınlar Günü.
Kürsüler kuruluyor, mesajlar paylaşılıyor, çiçekler dağıtılıyor. İnsanlık sanki bir günlüğüne vicdanını rahatlatmanın yolunu buluyor.
Fakat o çiçeklerin kokusuna çoğu zaman başka bir koku karışıyor: yanık kokusu.
Çünkü 8 Mart'ın tarihi aslında bir kutlamanın değil, bir yangının tarihidir.
1857 yılında Amerika'da haklarını arayan kadın işçiler çalıştıkları fabrikaya kilitlendi ve çıkan yangında 120 kadın işçi hayatını kaybetti. O gün modern dünyanın hafızasına kazındı.
Bugün ise dünya aynı hikayeyi farklı coğrafyalarda yeniden yazıyor.
Geçtiğimiz cumartesi günü İran'ın Minab şehrinde 168 kız öğrenci konvansiyonel silahlarla yakılarak öldürüldü. Okul sıralarında oturan çocuklar hedef alındı. Bir sınıf değil, bir nesil ateşe verildi.
Ve dünya yine sessiz kaldı.
Birleşmiş Milletler'in görkemli salonlarında insan hakları nutukları atılmaya devam ediyor. Avrupa Birliği demokrasi ve özgürlük üzerine uzun bildiriler yayımlıyor. UNICEF dünyanın dört bir yanında çocuk hakları kampanyaları düzenliyor.
Ama Minab'daki kız çocukları için bu kurumların sesi duyulmadı.
Oysa insanlık bu kurumları tam da böyle günler için kurdu. Bir çocuğun hayatı tehdit altındaysa küresel vicdanın ayağa kalkması için.
Fakat görünen o ki küresel vicdan çoğu zaman diplomatik hesaplara göre çalışıyor.
Fail güçlü olduğunda dil yumuşuyor.
Fail mazlum olduğunda ise sessizlik tercih ediliyor.
Bir yerde kadınlar öldürüldüğünde dünya ayağa kalkıyor. Başka bir yerde aynı vahşet yaşandığında cümleler yuvarlanıyor, açıklamalar sulandırılıyor ve dosyalar zamanla soğumaya bırakılıyor.
Bu yalnızca bir suskunluk değildir.
Bu bir tercihtir.
Bugün Afganistan'da kız çocuklarının okula gidip gitmeyeceği hala tartışma konusu yapılabiliyor. 21. yüzyılda bir çocuğun eğitim hakkı ideolojik pazarlıkların konusu haline gelebiliyor. Afrika'nın bazı bölgelerinde ise kız çocukları henüz çocukluklarını yaşamadan evlilik adı verilen bir kaderin içine sürükleniyor.
Ama mesele yalnızca geri kalmış toplumların sorunu da değil.
Avrupa'nın merkezinde kadın cinayetleri artıyor. Gelişmiş denilen ülkelerde kadınlar evlerinde, sokakta, iş yerlerinde öldürülüyor. Hukukun güçlü olduğu iddia edilen sistemlerde bile kadın güvenliği tam anlamıyla sağlanabilmiş değil.
Modern dünyanın kalbinde ortaya çıkan Epstein skandalı ise karanlık bir gerçeği gözler önüne serdi. Küresel elitlerle bağlantıları olduğu iddia edilen bir ağın yıllarca kız çocuklarını istismar ettiği ortaya çıktı. Dosyalar açıldı, belgeler konuşuldu, isimler tartışıldı.
Ama dünyanın en güçlü çevrelerine uzanan o karanlık ağ hiçbir zaman bütünüyle aydınlatılmadı ve gerçek anlamda hesap da sorulmadı.
Demek ki mesele yalnızca yoksulluk değil.
Mesele yalnızca ideoloji değil.

2