Acıya alışmayalım

Bu aralar en çok düşündüğüm şey, acıya ne kadar çabuk alışabildiğimiz.

Bir dönem Gazze'den gelen görüntüler hemen her gün karşımızdaydı. Enkazlar, yaralılar, çocuklarının cansız bedenini taşıyan anne babalar... Sonra gündem değişti. Görüntüler azaldı, başka şeyler konuşmaya başladık ve kendi hayatımıza döndük.

Kendimizle yüzleşmemiz gereken yer burası. Bir şeyi görmeyince, yaşananların hafiflediğini sanıyoruz. Oysa bombalar yine düşüyor. Çocuklar yine korkuyor, yaralanıyor ya da ailesini kaybediyor.

Rakamlara alışıyoruz. Önce tek bir çocuğun görüntüsü günlerce aklımızdan çıkmıyor. Sonra onlarca, yüzlerce ölüm bir haber başlığına dönüşüyor. Sayılar büyürken içimizde bıraktığı izler küçülüyor.

Beni asıl korkutan bu.

Savaşların siyasi, tarihî ve askerî tarafları var. Devletlerin gerekçeleri, güvenlik kaygıları, çıkarları var. Fakat bütün bunların ortasındaki çocukların hiçbir suçu yok.

Sınırları çocuklar çizmiyor, savaşı başlatan onlar değil, masalarda alınan kararların hiçbirini uygulamıyorlar. Peki neden en ağır bedelleri onlar ödüyor Evlerini, okullarını, annelerini, babalarını, hatta çocukluklarını kaybediyorlar.

Yetişkinlerin kurduğu dünyanın hesabı dönüp dolaşıp çocukların önüne geliyor.

Meseleye yalnızca uzaktaki savaşlar diye bakmamak gerekiyor.

Bazen de vesveseye kapılıyorum. Uzaktaki bir acıya üzülmek, yakındaki bir sorumluluğu üstlenmekten daha mı kolayımıza geliyor

Bir görüntüyü paylaşıp birkaç cümle yazabiliyoruz. Öfkeleniyoruz. Sonra hayatımız devam ediyor. Peki bir çocuğun hayatına gerçekten dokunmak daha mantıklı değil mi Eğitimini takip etmek, ihtiyacını görmek, özel bir gününde onu hatırlamak, başarısını önemsemek, kendisini yalnız hissettiğinde yanında bir yetişkin olduğunu bilmesini sağlamak...

Dünyadaki savaşları durdurmaya gücümüz yetmez. Büyük devletlerin kararlarını değiştiremeyiz. Dünyanın bütün çocuklarına ulaşmak imkânsız.