Sabahın köründe, güneş henüz doğmadan çalan o agresif alarm sesi...
Ardından aceleyle hazırlanan kahveler, tıklım tıklım metrolar, bitmek bilmeyen e-postalar ve yapay ışıklar altında akıp giden saatler.
Sonra bir an duruyorsunuz. Başparmağınız telefon ekranında yukarı doğru kayarken karşınıza bir video çıkıyor.
Sisli bir dağ yamacında, küçücük bir ahşap evin verandasında kahvesini yudumlayan, sadece rüzgârın ve kuşların sesini dinleyen bir insan... Derken içinizden yükselen o sesi duyuyorsunuz: "Her şeyi bırakıp gitmek istiyorum."
***
Son yıllarda sosyal medyada sık sık benzer görüntüler görüyoruz.
Şehirden uzak bir dağ evine taşınanlar, küçük evlerde yaşamaya başlayanlar, karavanla ülke ülke gezenler, telefonlarını kapatıp günlerce doğada kalanlar...
Bir zamanlar insanların hayali büyük şehirlerde yaşamak, iyi bir iş bulmak ve modern hayatın sunduğu imkânlara ulaşmaktı.
Bugün ise birçok insan tam tersini hayal ediyor. Daha az eşya, daha az kalabalık, daha az gürültü ve daha yavaş bir yaşam. İlk bakışta bunun nedeni trafik, kalabalık veya hayat pahalılığı gibi görünse de mesele bundan biraz daha fazlası.
***
İnsan binlerce yıl boyunca doğayla birlikte yaşayacak şekilde evrimleşti. Günün büyük kısmı açık havada geçiyor, diğer insanlarla yüz yüze iletişim kuruyor ve hayat daha yavaş ilerliyordu.
Bugün ise çoğumuz günün büyük bölümünü kapalı alanlarda geçiriyoruz.
Sürekli ekranlara bakıyor, yüzlerce bildirim alıyor, onlarca karar vermek zorunda kalıyoruz. Şehrin uğultusu, bitmeyen trafik ve korna sesleri...
İnsanlık tarihi boyunca zihnimiz hiçbir dönemde bu kadar çok uyarana, bu kadar kesintisiz şekilde maruz kalmadı.
Beynimiz dinlenmeye fırsat bulamadan yeni bir bilgiyle karşılaşıyor. Üstelik artık sadece çalışırken değil, dinlenirken bile yoruluyoruz. Telefonu elimize aldığımızda birkaç dakika bakıp bırakmak yerine yüzlerce görüntü, haber ve yorum arasında dolaşıyoruz.

4