Gaza çoktan basıldı. İktidarın, toplumun bütün güç odaklarını yeniden dizayn etme sürecinden bahsediyorum. "Muhalefet eden her kimse, kafasını koparırım, süründürürüm." Mantık bu. Ya benim yanımda olun kazanın, korunun ya da kesin sesinizi oturun; kafanızı kaldırıp çıkıntılık yaparsanız ben yapacağımı iyi bilirim. Muhalif belediyelere operasyonlar, kayyım atamaları, mutlak butlanla Atatürk'ün kurduğu parti CHP'nin bölünüp, parçalanması, itibarsızlaştırılması...
Son birkaç haftadır iktidarın hedefinde bazı dini yapılar var. Önce Süleymancılar, ardından Furkan Vakfı çevresi... Sanırsınız devlet tarikatlarla hesaplaşmaya başladı. Yok öyle bir şey. Eğer gerçekten hedef tarikatların kamusal etkisini sınırlamak olsaydı bugün Türkiye'deki bütün dini yapılanmalar aynı hukuk ölçüsüyle aynı denetim mekanizmasıyla karşı karşıya olurdu. Oysa tablo tam tersini gösteriyor. Aynı yöntemlerle örgütlenen, benzer ekonomik ve sosyal ağlara sahip onlarca yapı faaliyetlerini sürdürürken yalnızca belirli grupların hedef alınması ister istemez şu soruyu gündeme getiriyor: Amaç gerçekten tarikatların kamusal etkisini sınırlamak mı, yoksa iktidarla mesafesi açılan kimi dini yapıları yeniden hizaya çekmek mi
Asıl hedefin yapıları dağıtmak değil, yönetimlerini yeniden şekillendirmek olduğu yorumları siyaset kulislerinde sıkça dile getiriliyor. 2 nedenle... Biri tarikat ve cemaatlerin hâlâ AKP'in oy deposu olması. 30'u aşkın ana dini yapı ve bunlara bağlı yüzlerce vakıf, dernek ve altyapılanma... Menzil, İsmailağa, Erenköy, İskenderpaşa, Süleymancılar, Nurcular, Furkan hareketi, Aziz Mahmut Hüdayi çevresi; Hak Yol, Hayrat, Suffa en etkili olanlar. Hitap ettikleri kitle ne kadar peki KONDA ve çeşitli akademik çalışmaların ortak değerlendirmesi şu yönde: Düzenli olarak bir cemaat veya tarikata bağlı olduğunu söyleyenler toplumun yaklaşık yüzde 5-8'i arasında. Bu; yaklaşık 4 ila 7 milyon kişi demek. Fakat sempati duyan, oy veren veya çevresiyle ilişki kuranlarla birlikte etki alanı bunun çok üzerinde. Özellikle seçim dönemlerinde aile bağlarıyla birlikte 10 milyonu aşan hatta kimi siyaset bilimcileri göre çok daha büyük bir etki alanından söz ediliyor. Kuran kursları... Öğrenci yurtları... Medreseler... Sohbet halkaları... Vakıflar... Dernekler... Burs sistemi... Ticari şirketler... Yayıncılık... Yardım kuruluşları... Hepsi birbirini besleyen devasa bir ağın parçaları.
Gruba katılanlardan himmet, iane, teberru, infak, zekât gibi yöntemlerle para toplanıyor. O paralar da ticarette kullanılarak, altın, döviz satın alma ya da kâr payı gibi yöntemlerle büyütülüyor. Bu yalnızca dini bir örgütlenme modeli değil; ekonomik, siyasal ve toplumsal güç üreten bir düzen. İktidar bunun farkında. Bu yüzden ayrık otları ayıklama dışında bir şey yapmayacağı kesin.
AKP'NİN BİTMEYEN DAVASI: LAİKLİKAKP iktidarının önemli bir davası da Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluş felsefesini oluşturan laiklik ilkesinin adım adım budanması... ünkü laiklik sadece din ile devlet işlerinin ayrılması değil; aynı zamanda eğitimin birliği, hukukun üstünlüğü, yurttaşların eşitliği ve kamusal alanın dini aidiyetlere göre değil, hukuk kurallarına göre düzenlenmesi. Tarikatların güçlenmesi ise tam tersine, toplumu dini aidiyetler üzerinden örgütleyen paralel bir düzen yaratır. Cumhuriyetin en büyük devrimlerinden biri olan Tevhidi Tedrisat Kanunu tam da bunun için çıkarıldı. Amaç yalnızca medreseleri kapatmak değildi; çocukların hangi aileden, hangi tarikattan, hangi mezhepten geldiğine bakılmaksızın aynı bilimsel eğitimden geçmesini sağlamaktı. ünkü Cumhuriyetin hedefi ümmet değil, eleştiren, sorgulayan, düşünen yurttaş yetiştirmekti.

17