1 Mayıs'ı farklı okumak...

İnsanın emeği üzerinden yükselir kapitalizm. Ve 1 Mayıs'lar işçinin, emekçinin tarihsel süreç içinde büyük mücadeleler vererek elde ettikleri kazanımların bayramı olarak kutlanır. Patronlara ve hükümetlere baş kaldırarak, şiddetli baskılara maruz kalarak elde edildi haklar. Örgütlü işgücü yıllar boyunca zenginlerin ve seçilmiş elitlerin gücüne karşı bir denge unsuru oldu. Tatil hakkı, grev hakkı, kıdem tazminatı hakkı; hepsi uzun soluklu mücadelelerin sonucu elde edildi.

Bugün ise 1 Mayıs'ları başka türlü okumak gerek. ünkü gelinen noktada bizzat kendisi büyük bir açmazın içine giren kapitalist sistem tıkanıklığını aşmaya çalışırken en büyük bedeli yine emekçi ödüyor. Üstelik bu kez tablo daha sert. ünkü teknolojik, sosyal ve siyasal bir dönüşümün tam ortasındayız. Yeni teknolojiler ve otomasyon yüksek gelirli kesimi daha hızlı zenginleştirirken alt gelir grupları ile üst gelir grupları arasındaki uçurum daha da açılıyor. alışanların kendilerini giderek daha güvencesiz işlerde buldukları, ülkelerin sosyal politikalarının zayıflatıldığı bu dalga teknoloji + eşitsizlik + güvencesizlik üçlüsünün birleşmesiyle hızla ilerliyor.

Bugün tüm dünyada gelinen nokta bu. Elbette ülkeden ülkeye dozaj farklı. Bir Fransa ile Türkiye'yi, bir Finlandiya ile in'i aynı kefeye koyamazsınız. ünkü işin içine hukuk girer, demokrasi girer, sendikanın gücü girer.

Ama biz tabii kendi ülkemizi konuşacağız. TÜİK verileri, emeğin milli gelirden aldığı payın birkaç yıl içinde yüzde 30'ların üzerinden yüzde 25'e kadar gerilediğini ortaya koyuyor. Aynı dönemde sermayenin payı ise yüzde 50'nin üzerine çıkmış durumda. Yani Türkiye'de yaşanan şey sadece büyüme değil; büyümenin kimler arasında nasıl paylaşıldığının yeniden belirlenmesi. Bu kaymanın arkasındaki en temel dinamiklerden biri, emeğin pazarlık gücündeki zayıflama. Resmi verilere göre sendikalaşma oranı yüzde 14 civarında görünse de toplusözleşme kapsamındaki işçi oranı yalnızca yüzde 7-8. Başka bir deyişle, her 100 işçiden sadece 7 ya da 8'i ücretini gerçek anlamda pazarlık ederek belirleyebiliyor.

Tabii Türkiye'nin bu süreci daha sert yaşamasının bir diğer nedeni ise yapısal kırılganlıkları. Yüksek enflasyonun ücretleri sürekli aşındırdığı, asgari ücretin artık bir taban ücret değil, fiilen ortalama ücret haline geldiği, hukukun öngörülebilir olmadığı, şeffaflığın sınırlı kaldığı ve kurumsal güvenin zedelendiği bir ortamda, piyasa mekanizmalarının adil bir bölüşüm üretmesi de mümkün olmuyor.

NE YAPILMALI

Söylemesi kolay ama yapması zor derler ya... Hele çeyrek asırdan beri kendi yandaş sermayesini palazlandıran, devletin tüm güçlerini elinde tutarak gerektiğinde sopa olarak kullanan bu iktidar varken... Örgütlenmenin zorlaştığı, seçilmiş temsilcilerin görevden alındığı ya da yargı süreçleriyle karşı karşıya kaldığı, ifade ve itiraz kanallarının daraldığı bir ortamda, emeğin kendini yeniden örgütlemesi de doğal olarak güçleşiyor. Bu durum yalnızca sendikaların değil, toplumun genelinde bir çekingenlik ve umutsuzluk hali yaratıyor.