"ROBOT ADAM// yürüyüşü gösteriyor/ adamın içine robot çökmüş/ ağzına yerleştirilen mikrofon/ yönetmen odasından ne söylenirse/ diline vuruyor// yüz anlatımı sarkık/ anlamsız/ donuk bağıran/ emir yağdıran bir komutan// hep yemek zamanına rastlıyor/ televizyonda onun konuşması/ lokmam boğazıma diziliyor/ yediklerim/ gaz yapıyor// robota ne yüklenirse/ onu alırsın/ bir tür emir kulu// duyguları körelmiş denilemez/ olmayan bir şey/ nasıl körelsin// peşkeş çekilen maden arama ruhsatları/ kurutulan su/ biçilen ağaçlar/ ağlaşan mülk sahipleri// kafama takılan/ ona yükleme yapanlar kimdir/ bir Türk robot adamı mı bu"
- NİHAT ZİYALAN, Sidney 2026
***
Okuduğunuz ve alışık olmadığınız şiirin yazarı Nihat Ziyalan benim üç gençlik arkadaşımdan biriydi; Hollanda'da yaşayan bir ortak arkadaşımız haber verdi: 11 Ekim günü Avustralya'da Sidney'de ölmüş. Öteki iki arkadaşımı sorarsanız Yılmaz Pütün¹ (1937- 1984) ve Aziz alışlar (1942-1995) idi. Geriye ben kaldım.
Ülkemizde edebiyat loncası esnafı pek tuhaftır: Aralarından biri saçmalar, ötekiler bu saçmayı ayet gibi ezberler. Bu loncanın pir ve kethüdalarına göre 1960-70'lerde Türkiye'nin en önemli genç şairleri Cemal Süreya, Edip Cansever ve Turgut Uyar idi. Bu üçünün dışında başka şair yoktu. Yoktu çünkü İstanbul'un içek Pasajı meyhanelerinden birinde böyle karar verilmiş ve kararın altını da Fethi Naci imzalayarak onaylamıştı. Ama Olimpia'ya çıkan merdivenin kapısı gerçek yolcular gelmeden açılmazdı. Gerçek yolculardan biri Nihat Ziyalan idi. Şimdi Olimpia'da.
Yeni bir yazı yazacak durumda değilim, bu nedenle 10.12.2021 günü yazdığım ve not etmediğim için adını anımsamadığım bir yerde "Kültür ve Sanat Haberleri" bölümünde yayımlanan "Nihat Ziyalan ve Şiiri, Kayıp Tuzlu Bastoncuk" başlıklı yazıdan alıntılar yapacağım:
[Adana'da Salkım adlı dergide 1954'te şiir yayımlamışım. Nihat (Ziyalan) ve Yılmaz Pütün (Güney) de o tarihlerde yayın dünyasına dergilerde girmiş olmalılar. Nihat, akıl almaz bir şey, Türkiye'de yayımlanan şiirlere benzemeyen şiirler yazıyordu o sırada. Ankara'nın, İstanbul'un İkinci Yenilerine benzemeyen şiirler. Tuzlu Bastoncuk (Baton Sale) adlı müthiş bir şiir yazmıştı. Ama kayıp. Yayımlandı mı Bunu da bilmiyorum. Nihat'ın yeni kitabı Sevdakeş'teki (Yapı Kredi Yayınları) bir şiirinde (Maya aldım Toprağa, s. 64) şu dizelere rastlıyorum: "Yeşilçam'da at koşturur/ Kolu kırık dığıdık/ Zorlamayın/ Soyunamam".
Yıl 1968 ya da 69. Yılmaz, benim ısrarımla Nihat'la görüşüp bir film işi ayarlamış. Nihat'ın film çekilirken attan düşüp kolunu kırdığını söylediler. Ülker'le hastanede ziyaretine gittik. Hastaneden çıkmak için bir yerden para bekliyordu. Yukarıdaki şiirin ilk iki dizesi, o attan düşmeye gönderme yapıyor. İzleyen iki dizede ise sinemayı bırakmasının ipucu var.
***
Nihat kimseye benzemeyen şiirler yazıyordu. Türkiye'de kimseye benzemeyen şiir yazarsan yandın. Piç ya da yetim muamelesi görürsün. İlle de emmin, dayın, enişten, kirven, horantan olacak. Yoksa yandın! Son gönderdiği e-postada yazdı: Geçenlerde hödüklerden biri "Türkiye'de böyle şiirler yazılmıyor" diye yazmış Nihat'a. Olumsuz anlamda. Dergileri, gönderilen şiir kitaplarını, antolojileri ben de okuyorum. Okuduklarım, Nihat'ın 1950'lerde yayımladığı şiirlerin düzeyinde bile değil. Gerçekten de Türkiye'de Nihat Ziyalan'ın yazdığı şiir gibi şiir yazıl(a)mıyor.
"Şiir nedir" sorusuna, "Ben ne bileyim!" diyecek yaşı çoktan geçtim. Ben de size aynı soruyu sorarım: "Şiir nedir" Ama çok sıkıştırırsanız "Nihat'ın yazdıklarıdır" derim. Aksini kimse kanıtlayamaz. Nihat, öğrenmek zorunda olduklarının tamamını zamanında öğrendi ve sonra usul ve töre gereği tamamını unuttu. Sonra, unuttuklarını anımsayarak yazma burcuna geldi. Bu burçta, ilkin gördüklerini, duyduklarını, beş duyu ile algıladıklarını yazdı. Derken şiirleri hayatın hızına uydurarak yazdı. Şimdi boşluğun fotoğrafını çekip o boşluğu eliyle dolduruyor. Buna, görüntü (sinemada) sanatlarında bindirme (superpose) sanatı denir.

16