Son 3 gündür Milli Takımın ABD'ye uğurlanış görüntülerini izliyorum, yabancı medyadaki yansımalarını ve altına yazılan yorumları okuyorum.
Ardından ABD'ye hareket eden diğer takımların uğurlanışlarını seyrediyorum, en görkemlisi bizim ülkemiz, bizim futbolcularımız.
Müthiş bir gurur kaplıyor içimi.
Sonra global medyanın verdiği haberlerin altına yapılan yorumları okuyorum.
Türkiye'ye saldıran ifadelerin yazıldığı hesapların hangi ülkeye ait olduğuna, yazanın profiline bakıyorum.
Gazetecilik dürtüsü değil bana bunları yaptıran. Aksine çok daha içten gelen bir duygu ve aynı zamanda bir ihtiyaç.
Sözünü ettiğim ihtiyaç "Bizim Çocukların" sırtındaki yük değil, ama akıllarında kalması gereken bir not olmalı...
Bu kısmı biraz açarak yazacağım ihtiyacımızı...
★★★
Sosyologlar, ideolojilere yön veren insanlar, futbol üzerine teknik direktör ya da yorumcular kadar kafa yorup düşünce üretmişler.
Klasik Marksist analiz, futbolu işçi sınıfının dikkatini ekonomik sömürüden ve sınıf mücadelesinden uzaklaştıran modern bir "afyon" olarak görür.
Buna karşın Fransız sosyolog Pierre Bourdieu, futbolun tarihsel olarak bir işçi sınıfı sporu olarak doğduğunu, tutulan takım ve stadyumdaki oturma düzeninin bireyin toplumsal sınıfını ve kültürel sermayesini yansıttığını savunur.
İngiltere'nin en önemli Marksist tarihçisi Eric Hobsbawm, futbolu, milliyetçilik, küreselleşme ve kitle kültürünün en güçlü araçlarından biri olarak tanımlar.
Sıradan bir insanın milyonlarca kişiyi kapsayan ulusuyla futbol üzerinden kurduğu aidiyet duygusuna dikkat çeker. Oyuncuların, kulüplerin, sermayenin tamamen küreselleştiği bir dünyada, yerel rekabet ve milli takımların mücadelesinin uyandırdığı milliyetçi duyguları bir çelişkiler alanı olarak ilan eder.
Sinemanın dayattığı Amerikan yaşam tarzının tek mağlubiyeti futbol alanında almasına dikkat çeker.
Futbol ve sosyolojiden söz ediyorsak Durkheim'ı atlamak olmaz.
Durkheim'a göre binlerce taraftarın stadyumda aynı anda tezahürat yapması, heyecanlanması ve tepki vermesi, kolektif coşkunun ve güçlü bir toplumsal dayanışmanın en büyük göstergesidir. Durkheim, sekülerleşen dünyada geleneksel dinlerin etkisi azaldığında futbolun insanların bir araya getirdiğini ve formalar, marşlar ve yıldız futbolcularla bir nevi tapınma eylemine döndüğüne dikkat çeker. Futbolun insanın "Biz ve öteki" ayrımına duyduğu ihtiyacı giderdiğini, aidiyet duygusunun toplumsal amaçsızlığı ortadan kaldırdığını hatırlatır.
En az tartışma götürecek yorumu yine Eric Hobsbawm'dan alayım, "Uluslararası maçlar, gerçek savaşların barışçıl ve kurallara bağlanmış bir simülasyonu olarak işlev görür. Toplumlar, askeri güç yerine sportif başarı üzerinden küresel arenada güç ve prestij kanıtlamaya çalışır."
★★★
Küreselleşmenin üretim ve tüketim üzerindeki etkilerini konuşurken futbolu es geçmek olmaz.
Artık stadyumlarda taraftarlar yok, maçları ciddi bedeller ödeyerek seyreden müşteriler var.
Müşteri her zaman haklıdır ya, yeni nesil taraftarlar, başarısızlığa karşı çok daha tahammülsüz, verdiği paranın karşılığını başarı olarak almak istiyor, hizmet kalitesi beklentisi sadakatin yerine geçmiş durumda.
Bu müşteri tipi taraftarlık maçları tiyatro gibi seyretmeyi tercih ediyor, şehrinin ya da mahallesinin değil haritada yerini bulamayacağı bir ülkenin takımının taraftarı olabiliyor. Dijital oyunlar sanal bir başarıyı, gerçek başarının yerine koyabiliyor. İngiltere Ligi'ndeki kulüplerin sahipleri arasında en fazla ABD'li şirketler var.
Premier Lig'deki diğer takımların sahiplikleri Birleşik Arap Emirlikleri, Suudi Arabistan, Çin, Fransa, Yunanistan, Türkiye diye devam ediyor. Bugün 3 ya da 4 kulübün sahibi İngilizler. Bu tablo taraftarların aidiyet duygusunu azaltan en önemli sebeplerden birisi ve İngiltere'de bu yabancı hegemonyasından rahatsız olanların başlattığı bir yerelleşme hareketi var.
Taraftarın yerini müşterinin alması sosyologların geçmiş tespitlerinin sınırlarını da zorluyor.

30