Atina'ya karşı hukuk yetiyor zaten...

Türkiye'nin askeri gücünü kullanarak Yunanistan topraklarını kendi sınırlarına katmak gibi bir niyeti ve hazırlığı yok

Türkiye, Yunanistan'dan sadece uluslararası anlaşmalara uymasını ve uluslararası yargı kararlarına göre hareket etmesini istiyor.

Günlerdir televizyonlarda Ege tartışıyoruz, haritalar önünde ada ve adacıkların durumuna bakıyoruz.

Bu tartışmalarda zaman zaman, adaların Türk sınırlarına dahlil edilmesi gibi Ankara'nın resmi politikasında yer almayan cümleler kuruluyor.

Bu cümleler Yunanistan medyası tarafından cımbızlanarak, Türkiye bir savaş hazırlığındaymış gibi yayınlar yapılıyor.

Bu yayınlar META algoritmaları etkisiyle aşırı milliyetçi Yunanlıların önüne düşüyor, onların yorumlarına, Türkler cevap veriyor, ip tamamen geriliyor.

Oysa ortada tek bir doğru var; Türkiye'nin askeri gücünü kullanarak Yunanistan topraklarını kendi sınırlarına katmak gibi bir niyeti ve hazırlığı yok.

Türkiye, Yunanistan'dan sadece uluslararası anlaşmalara uymasını ve uluslararası yargı kararlarına göre hareket etmesini istiyor.

1 - HUKUK TÜRKİYE'DEN YANA...

Uluslararası deniz hukuku alanında dünyanın en saygın otoritelerinden biri kabul edilen Amerikalı Hukuk Profesörü Jon M. Van Dyke ile başlayalım.

Van Dyke'ın "Ege Denizi Uyuşmazlığı: Seçenekler ve Yollar" makalesi, Max Planck Uluslararası Hukuk Ansiklopedisi'nden, Oxford Üniversitesi Kamu Hukuku Atıf Rehberi'ne kadar bir sürü yerde kaynak kabul edilmiş önemli bir belgedir.

Belgede yer alan ve tamamen Türkiye'nin hukuki pozisyonuna destek veren yorum şöyle:

■ Van Dyke, Yunanistan'ın, adalara ana karalar gibi tam kıta sahanlığı ve münhasır ekonomik bölge verilmesi tezine karşı çıkar ve Uluslararası Adalet Divanı'nın geçmiş kararlarına atıfta bulunarak adaların deniz sınırlarının belirlenmesinde kısıtlı bir role sahip olduğunu belirtir. Buradan yola çıkarak Ege adalarının coğrafi olarak "özel bir durum" teşkil ettiğini, Ege'deki adaların tek tek değil, blok/küme halinde (clusters) değerlendirilmesi gerektiğini savunur.

■ Burada bir başlık açarak Van Dyke'ın atıf yaptığı yargı kararlarına bakalım:

Türkiye-Yunanistan arasındaki soruna en benzer sorun, geçmişte Fransa ile İngiltere arasında yaşanmıştı. Uluslararası Hakemlik Mahkemesi'ne giden davada ana konu Fransa'nın Normandiya kıyılarına sadece birkaç mil uzaklıkta olan dört adadan oluşan Manş Adaları'ydı. İngiltere, kendisine ait bu adaların tıpkı bir ana kara gibi tam kıta sahanlığı hakkı olduğunu savunuyor ve deniz sınırının Fransa ile İngiliz adaları arasındaki "ortay hat" çizgisine göre çizilmesini talep ediyordu. Buna karşın Fransa, bu adaların Fransa ana karasının doğal uzantısı üzerinde yer alan "coğrafi birer anomali" olduğunu savundu. Adalara tam hak verilmesinin Fransa kıyılarını tamamen kapatacağını ve bunun uluslararası hukukta yeri olan kapatmama (non-encroachment) ilkesine aykırı olacağını belirterek, sınırın iki ülkenin ana karaları arasından çizilmesini istedi. Mahkeme 1977'de açıkladığı kararında deniz hukukunda çığır açan "Hakkaniyet" (Equity) ilkesini gözetti.Mahkeme, Manş Denizi'ndeki ana kıta sahanlığı sınırının adalar yokmuş gibi çizilmesine hükmetti ve Manş Adaları'na "sıfır etki" verdi.

■ 1982'de imzalanan BM Deniz Hukuku Sözleşmesi öncesindeki bu mahkeme kararı Atina için eski olabilir, yeni kararlara da bakalım: Uluslararası Adalet Divanı önüne gelen dosyalarda karşı karşıya veya yan yana olan devletlerin sınırlarını çizerken, kıyıya yakın veya stratejik konumdaki küçük adaların diğer devletin önünü kapatmasını engellemek için adaların 12 millik deniz alanlarını kısıtlayan pek çok karar vermiştir: Divan, 2009'daki kararında Karadeniz'deki Ukrayna'ya ait Yılan Adası'nın iki ülke arasındaki geniş kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmasında hiçbir rol oynamayacağına hükmetmiştir. 2007'deki Nikaragua-Honduras Davası'nda Honduras'a ait dört küçük adanın etrafında 12 millik karasuları alanı kabul etmiş ancak bu adaların sınırları aşırı derecede kapatmaması ve Nikaragua'nın haklarını gasbetmemesi için "sınır çizgisi" yöntemiyle dengelemiştir. 1985'te görülen davada bir ada devleti olan Malta ile geniş ana kara kıyılarına sahip Libya arasında sınır çizerken, coğrafi orantısallığı gözeterek Malta'nın adalık konumundan ötürü deniz sınır çizgisini Libya'nın kıyı uzunluğunu gözeterek ve Malta'nın aleyhine olacak şekilde kuzeye kaydırmıştır.

■ Uluslararası yargı kararlarının Türkiye tezlerine destek veren kararlarındaki iki noktayı hiç aklımızdan çıkarmamak gerekiyor.

■ Kapatmama İlkesi (Non-Encroachment): Yargı kararlarında adaların ana karanın önünü kapatarak onu denizden mahrum bırakmasını hukuka aykırı bulmuştur. Türkiye de tam olarak bunu savunmakta; Yunan adalarına tam kıta sahanlığı verilmesinin Anadolu'yu Ege'ye kapatacağını belirtmektedir.

■ Hakkaniyetin "Eşit Uzaklığa" Üstünlüğü: Kararlar deniz sınırlandırmalarında körü körüne bir "ortay hat" çizilemeyeceğini, coğrafi adaletsizlikleri gidermek için adaların etkisinin azaltılması (ya da tamamen sıfırlanması) gerektiğini kurumsallaştırmıştır.

2 - TÜRKİYE'NİN TEZLERİNE DESTEK VEREN DİĞER EVRENSEL AKADEMİSYENLER

M. Van Dyke, Türkiye'nin tezlerini doğru bulan en önemli hukukçulardan birisi ama tek hukukçu değil.

■ Uluslararası hukukun efsanevi isimlerinden biri, Paris Sorbonne Üniversitesi Profesörü ve pek çok sınırlandırma davasında hakemlik yapmış olan Prof. Dr. Prosper Weil, Ege'de ortay hat çizmenin Türkiye'yi tamamen bloke edeceğini, bu yüzden adaların etkisinin azaltılmasının hukuki bir zorunluluk olduğunu belirtmiştir.

■ Utrecht Üniversitesi Hollanda Deniz Hukuku Enstitüsü Eski Direktör Yardımcısı ve sınırlandırma davalarında tanınmış bir otorite olan Porf. Dr. Barbara Kwiatkowska, Ege gibi yarı kapalı denizlerde coğrafyanın mutlak belirleyici olduğunu savunur. Yunanistan'ın coğrafyayı manipüle ederek adalara bir ana kara gibi sınır yaratma çabasının uluslararası içtihatlara uymadığını belirtir. Hakkaniyet ilkesinin, coğrafi eşitsizlikleri gidermek için adaların etkisinin kesilmesini ya da sınırlandırılmasını zorunlu kıldığını vurgulamıştır.

■ Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi Eski Hakimi ve Milano Üniversitesi Hukuk Profesörü Tullio Treves, Ege'de karasularının tek taraflı olarak 12 mile çıkarılmasının seyrüsefer serbestisini ve açık deniz koridorlarını yok edeceğini; bunun da BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin ruhuna aykırı olduğunu çünkü kıyıdaş devletlerin birbirlerinin açık denizlere erişimini engellememe yükümlülüğü bulunduğunu savunur.

■ ABD Dışişleri Bakanlığı Coğrafya ve Harita Ofisi Eski Şefi ve deniz sınırları uzmanı Prof. Dr. Robert W. Smith, Anadolu kıyılarının hemen önündeki Yunan adalarına tam yetki alanı verilmesinin, Türkiye'nin kıyı uzunluğuyla tamamen orantısız bir adaletsizlik yaratacağına dikkat çekerek, uluslararası hukukta sınır çizilirken adaların "kapatıcı" etkisinin budanması gerektiğini tezini işler.

■ İngiltere Dışişleri Bakanlığı Eski Hukuk Başdanışmanı ve Uluslararası Deniz Hukuku Mahkemesi Eski Hâkimi Prof. Dr. David H. Anderson, coğrafyanın yeniden yazılamayacağına dikkat çekerek, Ege'deki gibi ana karaya bitişik veya karşı kıyının çok yakınındaki adaların kıta sahanlığı ve MEB sınırlandırmasında "sıfır veya çok sınırlı etki" alması gerektiği fikrini savunur, fikrine uluslararası yargı kararlarına dayanarak olarak sunar.

3 - YUNANİSTAN'IN TEZLERİNE YUNAN ASILLI DESTEKLER

Türkiye'nin tezlerine destek veren hukukçuları yazdım, adalet Yunanistan'ın tezlerine destek verenleri de yazmayı gerektiriyor:

■ Grenoble Alpes Üniversitesi Uluslararası Hukuk Profesörü ve uluslararası sınır hukuku uzmanı olan, Yunan asıllı Prof. Dr. Theodore Christakis BM Deniz Hukuku Sözleşmesi uyarınca Yunanistan'ın istisnasız tüm Ege adalarında karasularını 12 deniz miline çıkarma hakkına sahip olduğunu ısrarla savunur.

■ Cenevre'de görev yapan uluslararası deniz hukuku uzmanı olarak bilinen Yunan asıllı Prof. Dr. George P. Politakis, deniz hukuku literatüründe Ege Denizi'nde karasularının 6 milden 12 mile çıkarılması durumunda coğrafi dengenin nasıl değişeceğini matematiksel olarak ortaya koyan en önemli kaynaklardan biridir.

Politakis, Yunanistan'ın 12 deniz mili tutkusu ve Türkiye'nin bu durumu neden bir "boğma hamlesi" veya deniz çıkarlarına yönelik radikal bir tehdit olarak algıladığını akademik olarak anladığını belirtir ancak hukuki hakkın öncelikli olduğunu savunur.(Hukuki hakkı önde tutan bir bilim ahlakının Yunanistan'ın Ege'deki adaları silahlandırmasına, Lozan ve Paris antlaşmaları gereğince karşı çıkmasını gerektirir ama Politakis, adaların silahlanması konusunda metne sıkı sıkıya bağlı pozitivist hukuk ilkesini terk ediyor. Ö.Ş.)

■ İspanya Uluslararası Hukuk ve Uluslararası İlişkiler Profesörleri Grubu üyesi, kıta sahanlığı uzmanı Prof. Dr. Natalia Ochoa Ruiz, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne göre üzerinde insan yaşayan ve ekonomik hayata elverişli olan tüm adaların, ana karalar gibi kıta sahanlığı ve MEB hakkı olduğu tezini savunur.

4 - BM DENİZ HUKUKU SÖZLEŞMESİ, ISRARLI İTİRAZCI TÜRKİYE...

■ Ege'deki karasuları tartışmasında karşımıza hep 1982 tarihli BM Deniz Hukuku Sözleşmesi çıkıyor ve Yunanistan da tezlerini bu sözleşmenin çeşitli maddelerine dayandırıyor. Türkiye bu sözleşmenin tarafı değil, doğru ama Türkiye bu sözleşmenin 3, 33 ve 121'inci maddelerinde ısrarlı itirazcısı ve bu bize bir sürü hak tanıyor. Bu kısmı biraz açalım:

■ BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'nin müzakereleri 1973'te başladı, uzun yıllar sürdü. Türkiye müzakere başladığı günden bu yana sözleşmenin 3, 33 ve 121'inci maddesine itiraz etti, bu maddelerin Ege ve Doğu Akdeniz'de uygulanamayacağını kayda geçirdi. Yani anlaşmanın tamamına değil sorunlu maddelerinde "Israrlı İtirazcı" durumunda.

■ Uluslararası hukukta "Israrlı İtirazcı" (Persistent Objector) doktrini, bir devletin, uluslararası teamül hukuku haline gelen bir kurala, daha oluşum aşamasından itibaren, sürekli, açık ve tutarlı bir şekilde karşı çıkarak kendisini bu kuralın bağlayıcılığından muaf tutmasını sağlayan temel bir haktır.

Türkiye, BM Deniz Hukuku Sözleşmesi'ndeki 3 maddeye Ege'deki özel şartlar nedeniyle daha müzakere aşamasından itibaren şerh koydu ve küresel düzeyde en bilinen "ısrarlı itirazcı" ülkelerden biri oldu. "Bu bize ne sağlıyor" derseniz, cevap yine hukukta. Uluslararası hukukun en temel ilkelerinden biri rıza ilkesidir. Bir kural dünyadaki devletlerin çoğunluğu tarafından kabul edilip teamül hukukuna dönüşse bile, ısrarlı itirazcı olan bir devlete karşı zorla uygulanamaz. Türkiye söz konusu 3 maddeye sadece itirazcı olmadı, bu konuda Atina'dan gelen her adımı yok hükmünde saydığını açıklayarak ısrarlı itirazcı statüsünü hukuken sürdürdü.

5 - ULUSLARARASI HUKUKA UYMAYAN KİM..