Galata Kulesi, dünyanın dört bir yanından gelmiş sokaklara sığmayan turist kafileleriyle dolu. Bu sokakların birinde 85 yıl önce doğmuş bir komşumuzla 40'lı 50'li yılların Kuledibi'ni konuşuyoruz. İstanbul'un o eski, tozlu sokaklarında, Kuledibi'nin o meşhur yokuşunda bir zaman yolculuğuna çıkıyoruz. Karşımda, İstanbul'un hem yokluğunu hem de o kozmopolit zenginliğini görmüş, hafızası bir kütüphane kadar dolu bir tanığı var. Kuledibi'nin, 1940'ların o zorlu yıllarının gerçek hikayesini ondan dinliyoruz.
Haberin DevamıBAYAT YUMURTA BİLE SATILIRDI
O zamanlar fakirhaneydik tabii. Nakit para ne gezer... Her şey takasla dönerdi. Bakkalın önünde duran leblebi helvacısını hatırlarım; kağıt para geçmezdi. Para zaten iş olmadığı için bizde bulunmazdı. Evden getirdiğin bakır bir tası uzatırdın, o da bakırın değerine göre helva keserdi. '5'e 9' derlerdi o değiş tokuşa. Bakkalın hali de bir başkaydı... Yumurtayı bile ayırırdı; taze yumurta ayrı, 'bayat' diye ayırdığı ikinci sınıf yumurta ayrı satılırdı. Parası yetmeyen, mecburen o bayat olanı alırdı.
Sen Jorj Hastanesi'nin o arka sokaklarında hayat, kelimenin tam anlamıyla 'idare etmek' üzerine kuruluydu. Kuledibi'nde Yahudiler otururdu. Serdar-ı Ekrem tarafında ise Rumlar vardı. Yahudiler Tahtakale'deki dükkanlarda çalışırdı. Her yere yaya giderdik ya da gemiyle. Kuledibi bir mozaikti. Bir yanda Rum mobilya cilacıları, bir yanda Ermeni demirciler, Yahudi kasaplar... Bir düzen vardı. Ama en ilginci sefer tası taşıyıcılarıydı. Tahtakale'de çalışanların yemeklerini evlerinden alır dükkanlara getirirlerdi. Yoğurtçular, terazinin kefesine demir kilo koyamazdı çünkü demir kilo lükstü, kendi buldukları çakıl taşlarından bir 'dara' yaparlardı. Havagazı sokak lambaları vardı... Akşam üzeri görevli elinde uzun bir sopayla gelir, o sarı ışığı yakardı.

5