Eski gençlik liderlerinden 68'li arkadaşım Atilla Sarp'ın nüfus kaydının "ad" kısmında, "Tam Demokrat Atilla" yazıyordu. Atilla'nın bir ismi de "Tam Demokrat"tı. 1946 doğumluydu Atilla. Yani çok partili ilk seçimlerin yapıldığı tarihte doğmuştu. Babası da hatırladığım kadarıyla terziydi. O sırada Türkiye Komünist Partisi terziler arasında örgütlenmeye hız vermişti. Atilla'nın babası da o grubun içinde yer almıştı. Demek ki o dönemde, toplumun bir kesimindeki genel beklenti, tam demokrasiydi. İstenen şey, gerçek demokrasiydi. O günden bugüne 79 yıl geçmiş. Bugün de temel beklentimiz hakkın, hukukun, demokrasinin egemen olduğu bir Türkiye.
Haberin DevamıAslında bu beklenti, o zaman da yani 79 yıl öncesinde de yeni bir beklenti değildi. Siyasi literatüre, siyasi retoriğe bakınca, Türk politikacıların ne denli demokrasi aşığı olduğunu görüp, şaşırabilirsiniz. En sağcısından en solcusuna kadar hemen hepsinin özgürlüklerden yana saf tutma iddiasında olduğunu hayretler içinde fark edebilirsiniz. Türk modernleşme hareketinin son 200 yılının gerçeği şu: Ülkemizin siyasi yolculuğu, demokrasiyle otoriterleşme arasında gidip gelen bir sarkaç gibi. Gün gelir askeri darbe "demokrasi bayramı" olarak kutlanabilir, gün gelir seçilmiş yöneticiler idam edilir. Bunu bile hâlâ demokrasinin gereği diye savunanlar olduğunu görüp elaleme karşı utançla başınızı öne eğersiniz. "Herkes kendine demokrat" cümlesi bize ne kadar yakışıyor... Siyasi rakiplerinizi, yargı veya idarenin baskısı altına alabilir onlara dünyayı dar edebilirsiniz. Düşünceleri nedeniyle insanları suçlayabilir, ağır cezalara çarptırabilirsiniz. Böylece demokratik rejimi savunduğunuzu öne sürebilirsiniz. Askeri darbelerin ilk bildirilerini hatırlayın:
27 Mayıs 1960 bildirisi şöyle:
"Muhterem halkımızın, köylü ve işçilerimizin demokrasiye kavuşması, hak ve hürriyetinin teminatı, iktisadi kalkınması, ana prensibimizdir." 12 Mart 1971 darbecileri de kendilerince demokratik kurallardan yanaydı:

81