"Bu dünyada 3 şeyi; işini, eşini, aşını iyi seçersen mutlu olursun" demişti Zihni Göktay.
Öyle de yaptı ve bence bu anlamda hayatının büyük bir bölümünde mutlu oldu da.
İyi bir sanatçı, iyi bir eş, iyi bir babaydı.
Yaşarken değerini bildik mi derseniz, onu bilemiyorum işte.
Bazı sanatçılar ölünce sadece bir insan gitmez, bir ses, bir kahkaha, bir sahne terbiyesi de eksilir hayatımızdan.
Zihni Göktay'ın ardından hissettiğim tam da bu.
Onu yalnızca bir oyuncu olarak anlatmak haksızlık olur.
O, tiyatronun eski usul ustalarındandı, tuluat geleneğinin son temsilcilerindendi.
Sahneye çıktığında sadece rol yapmazdı, seyirciyle konuşur, salonun nefesini duyar, kelimenin ritmini bilir, mizahın ölçüsünü kaçırmadan güldürürdü.
Haberin Devamıİstanbul Şehir Tiyatroları denince akla gelen o büyük gelenek var ya...
Muhsin Ertuğrul'dan, Vasfi Rıza Zobu'dan, Münir Özkul'dan süzülüp gelen sahne ahlakı...
İşte Zihni Göktay o zincirin yaşayan halkalarından biriydi.
"Lüküs Hayat"ta yıllarca izleyenlerin hafızasına kazındı.
Ama onun değeri yalnızca oynadığı rollerle sınırlı değildi.
Radyo tiyatrosunda, seslendirmede, sahnede, perdede; sanatın farklı alanlarında aynı titizlikle var oldu.
Bugün geriye baktığımızda aslında bir oyuncunun değil, bir okulun kaybından söz ediyoruz.
Son yılları kolay geçmedi.
İşte burada ona yaşarken ne kadar değer verildi sorusu geliyor akla.
Eşi Sevinç Hanım'ı kaybetmesi elbette onu çok etkiledi.
"Sevinç benim hayatımın ABS frenimdir, o olmasaydı belki çoktan ölmüş olurdum" dediği röportajı geldi aklıma, eşini kaybetmenin etkisini anlamamız adına önemli bir cümle.

27