"Türk olmak suçsa, şunu tekrarlıyorum: Türk'üm ve öyle kalacağım"

24 Temmuz 1923. Lozan'da bir imza atılıyor. Bir imparatorluk küllerinden yeniden doğuyor, bir devlet ayağa kalkıyor. Ama Meriç'in öte yakasında kalan yüz binlerce insan için o imza, hem bir umut hem de bir yara. Kendi köyünde, kendi camisinde, kendi mezarlığında; ama artık başka bir devletin sınırları içinde...

Tam yetmiş iki yıl sonra, aynı gün. 24 Temmuz 1995. Susurköy'ün ıssız bir kavşağında bir traktör, hızla gelen bir otomobile çarpıyor. Otomobilin içinde Gümülcine'nin, Batı Trakya'nın, hatta bütün bir Rumeli Türklüğünün ışığı vardır: Dr. Sadık Ahmet. Kırk sekiz yaşında; henüz yolun başında sayılır. Ama o gün, Lozan'ın yıl dönümünde tarihe bir mühür daha vurulur — sisin ardındaki karanlık bir mühür...

Değirmencinin torunu

Küçük Sirkeli. Gümülcine'ye bağlı, adı bile duyulmayan bir köy. 1947 yılının ocak ayında, iç savaşın dumanları hâlâ tütmekteyken bir çocuk dünyaya gelir. Dedesinin adını verirler: Sadık. Değirmenci Sadık Efendi'nin torunu. Rumeli'nin o eski, o ağırbaşlı, o edepli değirmen taşlarından biri...

Küçük Sadık ilk mektebi kendi köyünde okur. Ortaokulu Gümülcine'nin Celal Bayar Lisesinde. Sonra sırt çantasını alır, sınırın öteki yanına, Türkiye'ye geçer. Ankara'da başlar tıbba, Selanik'te tamamlar. Ardından üç yıla yakın Yunan ordusunda zorunlu askerlik. Bir Türk çocuk, kendi milletine "azınlık" denilen o topraklarda üniformalı bir "vatandaş" olarak yaşamayı öğrenir.

1978'de baba ocağına döner. Beyaz gömleğini giyer, muayenehanesini açar. Ama o beyaz gömleğin altında, Rumeli'nin asırlık bir yükü vardır.

Geçtiğimiz günlerde Dr. Sadık Ahmet'i bir kez daha andık.

Sosyal medyada binlerce paylaşım yapıldı. Fotoğraflar paylaşıldı, dualar edildi.

Fakat zihnimde aynı soru dolaşıp durdu:

Acaba gerçekten neden andığımızı biliyor muyuz

Çünkü bazı insanlar vardır; isimlerini ezberlersiniz ama hayatlarını anlayamazsınız.

Bazıları ise size sadece kendi dönemini değil, geleceği de anlatır.

Dr. Sadık Ahmet işte böyle bir isimdir.

Bugün Türkiye'de doğan bir çocuk, "Ben Türk'üm" dediğinde bunun ne kadar büyük bir cümle olduğunu çoğu zaman fark etmez.

Çünkü kimlik, ancak kaybetme tehlikesiyle karşılaşınca değer kazanır.

Su, susayana...

Vatan, gurbet elde yaşayana...

Kimlik ise inkâr edilene kıymetlidir.

Batı Trakya Türkleri yıllardır tam da bunu yaşadı.

Lozan Barış Antlaşması onlara dinlerini, dillerini, okullarını ve kimliklerini koruyacak haklar tanımıştı. Ancak yıllar içinde bu hakların önemli bir kısmı çeşitli uygulamalarla aşındırıldı; "Türk" kimliğinin kamusal alanda kabulü de uzun yıllar tartışma konusu oldu.

İşte Dr. Sadık Ahmet'in mücadelesi tam burada başladı.

O, silahla değil;

taşla değil;

öfkeyle değil;

hukukla mücadele etti.

İmza topladı.

Mahkemelere çıktı.

Uluslararası platformlarda konuştu.

Milletvekili oldu.

Hapse girdi.

Ama geri adım atmadı.

Çünkü onun meselesi siyaset değildi.

Onun meselesi, insanların kendi kimliğini söyleyebilmesiydi.

Bugün hafızalara kazınan şu cümleyi boşuna kurmadı:

"Türk olmak suçsa, tekrar ediyorum; Türk'üm ve öyle kalacağım."

Batı Trakya, Batı Trakya'dan büyüktür

Peki bu neden sadece Batı Trakya'nın meselesi değildir

Çünkü bir millet sadece sınırlarıyla millet olmaz.

Ortak hafızasıyla olur.

Ortak acılarıyla olur.

Ortak sevinçleriyle olur.

Eğer Edirne'deki bir insan Gümülcine'deki kardeşini unutursa...