Kızılay'a taze kan şart!..

Geçtiğimiz günlerde yakın arkadaşım Doğan bir anda "Hemen kan vermem lazım" diye ayaklandı. Kendisi 40'a yakın kez kan vermiş. Kanver.org sitesinden de en yakın kan verme noktasını buldu, bize çok yakın bir AVM'nin önünde stant açmışlar. Kalktık, 10 dakika sonra formu dolduruyorduk.

Kızılay ekibi pırıl pırıl gencecik görevli arkadaşlardan oluşuyordu. Hepsi işinin ehli, tek tek herkesle özel ilgilenen, tüm detaylara hassasiyetle dikkat eden düzgün insanlar.

Fakat ilgi beklediğimizden azdı. Kızılay birtakım kötü niyetli tezviratlar sonucu son yllarda güç kaybetti. Bundan olabilir. Ama ister zengin, ister fakir, ister genç, ister yaşlı, hepimizin bir gün kana ihtiyacımız olacak. Belki kendimiz, belki de bir yakınımız için. Allah korusun bir felaket durumunda başka Kızılay'ımız yok.

Kan vermemiz şart. Kan vermeye çevremizdekileri ikna etmemiz şart. Kızılay'ı güçlendirmemiz şart.

Ama bir notum da Kızılay'a var. Sevgili Kızılay yetkilileri; lütfen siz de Kızılay ile toplumumuzun arasında kurulmak istenen duvarları yıkın. Geçmişte -çoğu haksız da olsa- oluşmuş olan olumsuz algıyı kırın. Stant açmaya devam edin tabii ki ama Kızılay başkanı başta olmak üzere tüm yöneticilerinizi toplumla buluşturun, gönüllere tekrar girin. Bize düşen bir görev varsa emrinizdeyiz.

Dünya Kupası geride kaldı

Dünya Kupası bizim için geride kaldı. FIFA bu sene Dünya Kupası'na katılan ülke sayısını 48'e yükseltti. Dünyada kabul edilen 195 ülke varken bunun dörtte biri dünya kupasında.

Yazın böyle şampiyonalar, kışın ulusal ligler olmasa milyonlarca insana oyalanacak bir şey bulup vermekte çok zorlanacak dünyayı yönetenler.

Türkiye yine bir varlık gösterememiş oldu bu turnuvada. 2002 Dünya Kupasında dünya 3.sü olan bir takımın, üzerinden 24 yıl geçtikten sonra sondan 2. olması üzücü. Ama burada bir sistem sorunu olduğuna da işaret var.

Çok uzun yıllar önce ben Boks Federasyonunda organizasyon komitesi üyesiyken bir gençlik spor il müdürümüzle toplantı yapmıştık. O dönem Süreyya Ayhan Avrupa Şampiyonu olmuştu. Şöyle demişti gençlik spor il müdürümüz: "Arkadaşlar, Türk sporunda Süreyya Ayhan gibi başarılar Türk sporunun iş kazalarıdır."

Çok ilginç gelmişti bu cümle. Çok ciddi derecede duygusal bir milletiz. Rasyonel değiliz. Üç kırmızı kart görsek, 8 kişi kalsak sahada, eğer bizi kızdıran, duygusal anlamda tetikleyen bir unsur olursa o maçı kazanabiliriz.

Mesela Türk takımları 1-0 geriye düşene kadar mümkün değil maça başlayamaz, motive olamaz bir kere.

İş kazalarıdır derkenki kasıt da şu. Dünyada olimpiyat sporcuları çok küçük yaşlardan itibaren çok yoğun bir çalışma temposuyla hazırlanıyor o spora. Bizim ülkemizde ise beden dersleri top sahasında futbol, salonda ise voleybol oynamak demek. Disiplinimiz eksik. Sürdürülebilirliğimiz eksik. Katı bir disiplin gerekiyor olimpiyat başarısı için.

Ama bize ortalama 10 yılda bir şansın da yanımızda olduğu bir başarı yetiyor, 10 yıl sonrasına kadar o başarıyla övünmeyi biliyoruz.

Montella da söylediği gibi bizden biri olmuş. İki maçta sıfır gol sıfır puandan sonra elendiğimiz kesinleştiği hâlde ABD'yi son dakika golüyle yenmemizin akabinde "Bu maç bin zafere bedel bir maç oldu" diyerek bunu ispatladı.

Bir tek Arda Güler mahcubiyetini, üzüntüsünü samimi duygularıyla aktarabilen, samimi bir özür dileyebilen tek sporcumuz oldu.

Ben bu tip konulara hep şöyle bakıyorum. Yeterince güçlü değilken tesadüfen başarılı olacağımıza, başarısız olduğumuzda başarısız sonuçlar almak daha iyidir.