Beyrut'ta namluları indirten kadın

İsrail, Lübnan'ı acımasızca bombalayıp sınırları yeniden çizerken; tarih bize aynı topraklarda bir zamanlar sadece bir aktrise duyulan tuhaf hayranlığın binlerce askerin hayatını nasıl kurtardığını fısıldıyor.

Gün geçmiyor ki Lübnan'dan, özellikle de Beyrut'tan yeni bir ölüm, yıkım ve patlama haberi gelmesin.

İsrail bir yanda İran'la tehlikeli bir restleşmenin içine girerken, diğer yanda Lübnan'ı adım adım kan gölüne çeviriyor.

Sınır köyleri, güney kasabaları ve Beyrut'un dış mahalleleri ağır bombardıman altında. Can kaybı bini çoktan aştı.

İsrail saldırılarından kaçan binlerce çaresiz Lübnanlı, bugün Beyrut'un Bial sahil şeridi boyunca uzanan derme çatma çadırlarda, temiz sudan mahrum bir halde, eve dönüş umudunu yitirmiş olarak kaldırımlarda sabahlıyor.

HEDEF LİTANİ NEHRİ

Hedef sadece Hizbullah noktalarını vurmak değil; masada net, soğuk ve acımasız bir işgal planı var.

İsrail'in aşırı sağcı Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, niyetlerini gizleme gereği bile duymadan açıkça söylüyor:

"Tıpkı Gazze'de ve Suriye'de tampon bölge oluşturduğumuz gibi, Litani Nehri de Lübnan ile aramızdaki yeni sınırımız olmalıdır."

Kasım ayındaki sözde ateşkes çoktan rafa kalkmış, tahliye çağrıları siviller için bir sürgün fermanına dönüşmüş durumda.

Bugünün Ortadoğu'sunda merhamete, ince hesaplara veya bir tesadüfe yer yok; sadece sınırları kanla yeniden çizmeyi hedefleyen, zehirli bir kıyım makinesi işliyor.

1982: KANLI BİR HATIRA

Gazetecilik hafızası şaşırtıcı biçimde çalışır; bugünün karanlığına bakarken, geçmişin o tuhaf, absürt ama bir o kadar da sarsıcı sayfalarını bulup çıkarır.

Bugün Beyrut semalarından yükselen o simsiyah dumanlara bakarken, aklım yıllar öncesine, yine kanlı bir Lübnan tablosuna ama sonu bir Hollywood senaryosunu andıran o gerçek hikâyeye gidiyor.

1975'te başlayıp 15 yıl süren, yüz binlerce insanın öldüğü, milyonların yerinden edildiği o kanlı iç savaş yıllarına...

Yıl 1982.. İsrail yine Lübnan'ı işgal etmiş, bölgeye 'Çokuluslu Güç' gönderilmişti.

İki bin İtalyan, bir o kadar Fransız, bin altı yüz Amerikalı ve iki yüz İngiliz askeri, barışı sağlama iddiasıyla Beyrut'taydı.

Ancak o cehennemde barış değil, ölüm kol geziyordu.

Nitekim 23 Ekim 1983'te o korkunç intihar saldırıları yaşandı; yüzlerce Amerikan deniz piyadesi ve onlarca Fransız paraşütçü hayatını kaybetti. Yabancı güçler, ağır kayıplar vererek 1984'te kan içinde geri çekilmek zorunda kaldı.

Ancak o kan deryasının içinde akıl almaz bir anomali vardı: İtalyanlar.

Bölgedeki iki bin İtalyan askeri, o kıyametin ortasında adeta turistik bir seyahat yapmışçasına, burunları bile kanamadan, tek bir olaya karışmadan ülkelerine sağ salim dönmüştü. Bu durum uzun yıllar uluslararası kamuoyunda ve diplomatik kulislerde büyük bir sır olarak kaldı.

İtalyanları o kurşun yağmurundan kim, nasıl ve neden korumuştu

GENERALİN TUHAF EMRİ

Sır perdesi, yıllar sonra 1998'de aralandı. İç savaşın en önemli aktörlerinden biri olan dönemin Suriye Savunma Bakanı Mustafa Tlass, Al-Bayane gazetesine verdiği mülakatta o tuhaf gerçeği tüm çıplaklığıyla itiraf edecekti.

Tlass, bütün Lübnanlı direniş liderlerini çadırına toplamış ve onlara şu kesin talimatı vermişti:

"Amerikan, İngiliz ya da diğer ulusların askerlerine istediğinizi yapabilirsiniz. Ama tek bir İtalyan askeri bile zarar görmeyecek..."

Dürzi komutan Velid Canbolat şaşkınlıkla bu özel muamelenin sebebini sorduğunda, Suriyeli General Tlass'ın verdiği cevap Ortadoğu'nun kanlı tarihinde eşine rastlanmayacak türdendi:

"Çünkü Gina Lollobrigida'nın gözlerinden bir damla yaş bile süzülmesini istemiyorum."

Yanlış okumadınız. Sinemanın altın çağına damga vuran, "Ekmek, Aşk ve Hayaller" filmiyle parlayan, Notre Dame'ın Kamburu'nda Esmeralda olarak hafızalara kazınan İtalyanların efsanevi divası, "La Lollo" lakaplı Gina Lollobrigida.

General Tlass, Lollobrigida'ya öyle büyük bir hayranlık besliyordu ki, aralarında bir mektuplaşma bile başlamıştı. Aktris, kimsenin beklemediği bir anda Şam'a gidip generalin evinde verilen bir resepsiyona katılmış, Tlass'ın eşinin şaşkın bakışları arasında aileden biri gibi ağırlanmış ve kendisine antika bir kılıç hediye edilmişti.