Siyasal aidiyet, güven ve enflasyon!

Dün açıklanan enflasyon rakamları, "enflasyonla mücadelenin önemini" bir kez daha teyit ettiği gibi "bir dizi çelişkiyi" de yine gün yüzüne çıkardı.
"İran Savaşı" olarak adlandırılan ABD ve İsrail'in başlattığı kirli savaşın hızla Körfez'e yayılması, Hürmüz Boğazı'ndaki tıkanıklık istisnasız tüm ülkeleri olumsuz etkiledi, ekonomik tahminleri kökten sarstı. Sıcak çatışma bölgelerine bu kadar yakın olmasına rağmen, çatışmaların dışında kalmayı başaran Türkiye ise petrol ve doğalgaz yanında tarımsal üretimin devamlılığı için gerekli kritik ürünlerin (gübre ve hammaddeleri) yokluğunu hissetmedi. Ama "fiyat şokunu" sert biçimde yaşadı. Nisan ayı fiyat gelişmeleri de bu durumun bir nevi özeti gibi oldu.
Şimdi oldukça hassas bir eşikte duruyoruz.
Neden Çünkü enflasyon görünümü bozulma sinyalleri veriyor. Fakat sorun, talep artışından değil, arz eksikliğinden kaynaklanıyor. Yani, uygulanan sıkı para ve maliye politikaları, iç talebi kontrol altına alarak fiyat artış hızını düşürmeyi hedefliyor. Oysa yüzleştiğimiz küresel kaynaklı arz sorunları, bu reçetenin katı biçimde uygulanmasını zorlaştırıyor.
Yaklaşık 3 yıllık sürede; Merkez Bankası rezervleri toparlandı, cari açık yönetilebilir seviyelere çekildi, uluslararası kredi notlarında iyileşmeler yaşandı.
Buna karşın, fiyat istikrarı için gösterilen fedakârlığın hane halkı bütçesine yansıması zaman kaybına uğradı. Dezenflasyon dönemine girilse de sadece fiyatların artış hızı yavaşladı. Bu durum, dar ve sabit gelirlilerin harcama sepetinde bilhassa gıdanın payını ve etkisini daha da artırdı.
Ayrıca... Yıllardır tam manasıyla çözülemeyen "eğitim ve kira"gibi temel harcama kalemlerinde fiyatların esnek olmaması da halkın, enflasyonu resmi TÜFE'den çok daha yüksek hissetmesine yol açtı. Tabiri caizse millet; eğlence, kültür, giyim vb. harcamalarını kısarken tüketimini en temel gıda maddelerine indirgedi.