Türkiye bugün geleceğini doğrudan tehdit eden sessiz bir krizle karşı karşıya: Demografik çöküş. Bugün Türkiye'nin doğurganlık hızının, nüfusu yaşlanan ve demografik kriz yaşadığı söylenen birçok Batı Avrupa ülkesinin bile altına düştüğü görülüyor.
Oysa nüfus meselesi sadece rakamlardan ibaret değildir. Nüfus üretimdir, ordudur, emektir, dinamizmdir, kültürel devamlılıktır ve jeopolitik güçtür. Tarih boyunca yükselen toplumların ortak özelliklerinden biri genç ve dinamik nüfus yapıları olmuştur. Bu nedenle Cumhuriyet'in ilk yıllarında Mustafa Kemal Paşa nüfusu erimiş Türk milletini yeniden ayağa kaldırmak için "beş çocuk" politikası uygulamıştır. Çünkü İmparatorluğumuzun çöküşünün en önemli sebeplerinden birinin nüfusun erimesi olduğunu bizzat görmüştür.
Bugün bu mesele çoğu zaman son derece yüzeysel sözlerle ele alınıyor. En kolaycı yorum ise doğurganlıktaki düşüşü yalnızca hayat pahalılığına bağlamak oluyor. Elbette ekonomik şartların etkisi var. Ancak mesele sadece ekonomi olsaydı, yüksek gelir gruplarının daha fazla çocuk sahibi olması gerekirdi. Oysa tam tersini görüyoruz. Ayrıca Türkiye'nin ekonomik iyimserliğin güçlü olduğu 2000'lerin sonu ve 2010'lu yıllarda da doğurganlık oranları düşmeye devam ediyordu.
Çünkü mesele büyük oranda ekonomik değil, esas olarak sosyolojiktir.
Türkiye artık büyük ölçüde şehirleşmiş bir toplumdur. Şehirleşme ise beraberinde bireyselleşmeyi, küçülen haneleri, yalnızlaşmayı ve aile yapısındaki dönüşümü getiriyor. Modern şehir hayatı insanı büyük aileden koparıyor, çekirdek aileyi küçültüyor ve tek kişilik haneleri normalleştiriyor. Bu aşırı bireyselleşmiş insan tipi ise giderek daha fazla şekilde evliliği bir yük, çocuk sahibi olmayı ise "özgürlüğü sınırlayan bir sorumluluk" olarak görmeye başlıyor. Evlerin küçülmesi de buna eşlik ediyor.
Evlilik yaşının yükselmesi, boşanma oranlarının artması ve ilişkilerin kırılganlaşması da doğurganlığı doğrudan etkiliyor. İnsanlar artık önemli oranda ekonomik sebeplerle değil, psikolojik güvensizlik nedeniyle aile kurmaktan kaçınıyor. Çünkü modern toplum, bireye sürekli "kendini gerçekleştir", "özgürlüğünü koru", "sorumluluk alma", "önce kendini düşün" diyen bir kültür üretiyor.
Kadının çalışma hayatına daha fazla katılması da bu dönüşümün önemli parçalarından biri. Burada yapılması gereken şey kadınların kamusal hayata katılımını engellemek değil, annelik ile çalışma hayatını uyumlu hale getirecek sosyal politikaları güçlendirmektir. Kreşlerin yaygınlaşması, annelik izinlerinin geliştirilmesi ve aile dostu çalışma modellerinin kurulması bu yüzden kritik önemdedir.

3