Bazen milletlerin tarihinde siyaseti değiştiren olayların ötesinde kolektif hafızayı yaralayan kırılmalar olur. Bundan tam 66 yıl önce yaşanan 27 Mayıs da böylesi bir kırılmadır. Bir askerî darbeden daha fazlasıdır. Türk siyasetinin kolektif hafızasına kazınmış bir travmadır. Hatta Shayegan'ın kavramıyla söylersek bir "yaralı bilinç" halidir.
1950'de Türk milletinin binlerce yıllık tarihinde ilk defa millet egemenliği gerçek bir toplumsal tecrübe haline gelmişti. Fakat bu tecrübe uzun sürmedi. Milletin seçtiği iktidar askerî darbeyle devrildi. Ardından seçilmiş Başbakan Adnan Menderes ve arkadaşları idam edildi. Adnan Menderes, Türk milletinin binlerce yıllık tarihi boyunca doğrudan seçtiği ilk liderdi. Yani suçu büyüktü!
Mesele iktidarın devrilmesinden ibaret de değildi. Mesele şuydu: "Türk milleti, kendisini yönetecek bağımsız ve demokratik bir ülkeye sahip olacak mı, olmayacak mı"
Bu soruyu sorduran Batı sömürge zihniyeti, Batı dışı toplumları kendi kendini yönetmeye ehil görmez. Sömürgecilik yalnızca askerle, topla, tüfekle kurulmaz. Aynı zamanda bir vesayet fikriyle yaşar. Bu anlayışa göre bazı toplumlar başkaları tarafından yönetilir; bazı toplumlar ise kendisini yönetmeye ehildir.
Modern dönemde ise doğrudan işgal yerine başka bir yöntem geliştirildi. Kendi toplumuna yabancılaşmış, Batı'nın siyasal ve kültürel ajandasını olduğu gibi ithal eden, halktan çok dışarıya bakan bir elit sınıf... Adeta bir öz-sömürgeleşme düzeni...
İşte demokrasi bu düzen için bir tehdittir. Çünkü sandık açıldığında konuşan bir avuç Batıcı seçkin değil, millettir. Tam da bu yüzden Batı dışı toplumlarda demokrasi çoğu zaman vesayet düzenine karşı bir millî egemenlik ve bağımsızlık meydan okumasıdır. Çünkü seçilmiş siyasetçiler hesaplarını darbecilere değil, kendilerini seçen millete verirler.
Bu nedenle Demokrat Parti bir partiden fazlasıydı. Aynı zamanda yeni bir toplumsal psikolojinin işaret fişeğiydi. Batı-merkezci anlatıların aksine bu, özgüvenini yeniden arayan bir milletin tarih sahnesine dönüşüydü.
Bu çıkış söylemden ibaret kalmadı. Ezanın aslına döndürülmesi, sanayileşme hamleleri, karayolları yatırımları, sendikal yasakların kaldırılması, siyasal özgürlükler, farklı fikirlere aflar getirilmesi ve belki daha önemlisi Kıbrıs Türklerine yönelik aktif politikalar...
Türkiye sınırların ötesindeki Türk varlığını da sahiplenmeye başlamıştı.
Bunun en somut örneği Kıbrıs meselesiydi. Kıbrıs Türklerinin silahlandırılması, amblemi Bozkurt olan Türk Mukavemet Teşkilatı'nın oluşturulması, Londra ve Zürih Antlaşmaları ile garantörlük zemininin kurulması sıradan gelişmeler değildi. Türkiye bağımsız bir jeopolitik özne gibi davranmaya başlıyordu.

10