Türk dünyasını gerçekten tanıyor muyuz

Bazen en yakınımıza yeterince dikkat etmeyiz.

Bazen duygularımız yoğunlaşır, ifadelerimiz sloganlaşır ve derinlemesine düşünmeyi bırakırız.

Biz Türkiye Türkleri için Türk Dünyası'nın durumu da maalesef böyledir. Türk Dünyası'na mensup bağımsız ülkeler ve özerk bölgeler hakkında tarihe dair birkaç bilgi kırıntısı ve hamasete kaçan söylemle genellikle durumu idare etmeye, günü kurtarmaya çalışıyoruz.

Mesela Türkistan'ın Büyük Selçuklulardan sonraki bin yıllık tarihine, oradaki ülkelerin siyasal kültürlerine, Çarlık Rusyası ve Sovyet yönetimine karşı giriştikleri mücadelelere, esaret dönemlerine, bugünkü sosyolojik dinamiklerine, devlet yapılarına, dış politika ve güvenlik önceliklerine hakim, uzmanlık ve derinlik sahibi insan sayımız çok az.

Söz konusu başka bölgeler olduğunda uluslararası ilişkiler, siyaset bilimi ve sosyoloji gibi alanlardan çeşitli seviyelerde uzmanlara rastlamak mümkünken, Türk Dünyası söz konusu olduğunda bu alan ilginç biçimde bir grup tarihçinin ve başka disiplinlerden birkaç uzmanın bireysel çabalarına terk edilmiş gibi görünüyor.

Bundan on beş sene önce Arap Baharları süreci başladığında, Ortadoğu için de bu hadiseye benzer bir akademik kısırlıkla yakalanmıştık. Ortadoğu çalışmaları, uzun süre önemli ölçüde Arapça bilen ilahiyatçıların bireysel çabalarıyla sınırlı kaldı ve bu büyük fırtınaya hazırlıksız yakalandık. Aradan geçen yıllarda Ortadoğu uzmanlığı konusunda nihayet, biraz da mecburen, önemli aşamalar katedildi.

Esas olarak en güçlü ve en hazırlıklı olmamız gereken Türk Dünyası uzmanlığı konusunda ise hala gereken seviyede değiliz. Bu, yalnızca alana ilgi gösteren akademisyenlerin ve uzmanların azlığıyla açıklanabilecek bir durum değil.

Bu alanda hala ciddi bir kurumsallaşma eksikliği bulunuyor. Bunun temelinde, bu alanı "nasıl olsa biliyoruz" rahatlığı kadar bazı yapısal zihniyet sorunları da var.

Türk akademisinde ve hariciyesinde uzun süre etkili olan Batıcı kültürel hegemonyanın tesiriyle, Türk ve İslam dünyasına hak ettiği değeri ve önemi vermemenin sıkıntılarını çok yaşadık. ABD merkezli uluslararası ilişkiler literatürüne ve Avrupa Birliği odaklı bir zihniyete hapsolmuş bir vesayet dönemi altında kaldık. Yukarıda bahsettiğim Ortadoğu uzmanlığı sorunu da büyük ölçüde bu zihniyet vesayetinden kaynaklanıyordu.

Bu sorunu belli oranlarda aşmış olsak da Orta Asya'dan Güney Türkistan'a, Balkan Türklüğünden Kırım'a, Ortadoğu Türklüğünden Kafkasya'ya, Afrika Türklüğünden Türk diasporasına ve Kuzey Türklüğüne uzanan geniş coğrafyada Türk Dünyası uzmanlığı bakımından hala ciddi eksiklikler yaşıyoruz.