The Odyssey üzerine notlar

Christopher Nolan'ın The Odyssey filmi son yılların en büyük sinema olaylarından biri olmaya aday. Büyük ihtimalle yüzyılın en yüksek gişe hasılatlarından birine ulaşacak. Teknik açıdan etkileyici, sinema dili bakımından güçlü ve uzun yıllar konuşulacak bir yapım olduğu açık. İtiraf etmek gerekir ki, Eski Yunan mitolojisine dayanan saçmasapan bir hikayeden böylesine başarılı bir film çıkarmak ancak Nolan gibi büyük bir yönetmenin başarabileceği bir iş.

Ancak filmi izlerken aklım sürekli bazı sorularla meşguldü.

Bugün neden yeniden Homeros Neden Batı, yapay zekanın ve küreselciliğin kültürel olarak hala hakim olduğu bir çağda binlerce yıl öncesinin pagan anlatılarını yeniden küresel vitrine çıkarıyor

Bu filmi Christopher Nolan'ın kendi kişisel fantezisinden öte Batı'nın kendi medeniyet anlatısını yeniden üretme biçimi olarak mı okumak gerekiyor Yoksa eski Yunan'a dair bu güçlü atfı başka bir şekilde güncel politik meselelerle alakalı okumak mı gerekiyor

Homeros Batı'nın hafıza kaynaklarından biridir. Odysseus ise bir macera hikayesinden öte Batı'nın kendisini anlattığı kurucu metinlerden biri. Sinemanın bittiğinin tartışıldığı, büyük anlatıların çözüldüğünün iddia edildiği bir dönemde Hollywood'un yeniden bu kadim metne dönmesi dikkat çekici.

Filmin etrafındaki "woke" tartışmaları da bu açıdan dikkat çekici. Eski Yunan'da geçen bir hikayedeki kraliçenin siyahi bir oyuncu tarafından canlandırılması tarihî bir tercih değil, ideolojik bir tercih. Film, bu bakımdan Eski Yunan üzerinden bugünün Batı toplumlarının kimlik siyaseti yeniden inşa etme çabasına dönüşüyor.

Daha ilginç olan ise filmin pagan dünyasını bile modern Hıristiyan ahlakı içinde yeniden yorumlaması. Homeros'un çok tanrılı evreni, neredeyse bir günah çıkarma ve vicdan muhasebesi hikayesine dönüştürülüyor.

Peki, esas bizi daha çok ilgilendiren konulara gelelim. Biz ne yapıyoruz

Yıllardır Türkiye'de turist rehberlerinden popüler kültüre, bazı akademisyenlerden kendisini "entelektüel" olarak pazarlayan çevrelere kadar geniş bir kesim, Yunan mitolojisini neredeyse Türkiye'nin tarihsel kimliği gibi sunuyor. Truva efsaneleri, Olimpos tanrıları veya Akhilleus hikayeleri, çoğu zaman arkeolojik değerlerinin çok ötesinde bir kültürel aidiyetin parçası haline getirilmeye çalışılıyor. Bunun fikrî kökleri de Cumhuriyet'in ilk dönemlerinden itibaren etkili olan Anadoluculuk anlayışına kadar uzanıyor.

Elbette Truva da, Hititler de, Frigler de insanlık tarihinin ortak mirası. Burada itiraz edilmesi gereken, bu anlatıların Türk toplumuna sanki kendi tarihsel hafızasının merkezî sembolleriymiş gibi sunulması. Hep söylüyorum biz Türkler için, 1071 öncesi arkeolojik ve turistik bir önemden fazlası değildir.