Ortadoğu'da Yeni Denklem: Türkiye'nin 'Üçüncü Yol' Ekseni
Türkiye'nin Ortadoğu'da ABD-İsrail ve İran eksenleri arasında inşa ettiği 'üçüncü yol' bölgeyi değiştirebilir mi, yoksa bu sadece bir jeopolitik hayal mı?
Yazarın iddiası, Türkiye'nin Ortadoğu'daki iki kutuplu denklemi kırmak için yeni bir jeopolitik eksen inşa ettiğidir. İran-ABD savaşı sonrası Körfez ülkelerinin ABD'ye bağımlılıktan kurtulma çabası ve Türkiye'nin savunma sanayii ile enerji koridorlarındaki konumu, bu stratejinin temelini oluşturmaktadır. Ancak bu yeni ekseni pratik olarak kuracak siyasi irade ve bölge ülkelerinin işbirliği istekleri ne kadar gerçekçi?
Ortadoğu'daki gelişmelere ve bilhassa da İran Savaşı'nın sonuçlarına dair muhtelif öngörülerimi TV ekranlarında ve köşe yazılarımda uzun süredir dile getiriyorum.
İran Savaşı başlamadan önce ve savaş sırasında yaptığım analizlerde özellikle vurguladığım bir konu vardı. Uzun süredir dile getirdiğim ve daha önce bu köşede "Türkiye'nin Ortadoğu'da İnşa Ettiği Üçüncü Yol" başlıklı yazıda çerçevesini çizdiğim üzere, Ortadoğu'da ABD- İsrail- BAE ekseni ile İran'ın Şii ekseni arasında Türkiye'nin yeni bir ittifak ekseni inşa ettiği tezini savunuyorum. Bu eksenin gerçekleşmesi halinde Ortadoğu'nun çehresini değiştireceğini ve Türkiye'nin benim "tarih-politik" dediğim güç unsurlarıyla birlikte bölgesel liderliğini pekiştireceğini iddia ediyorum.
Türkiye'nin inşa ettiği bu eksene de haftalar önce "Üçüncü Yol" adını vermiştim. Şimdi konunun uluslararası medyada ve Türk medyasında bu çerçevede tartışılmaya başladığını görüyorum. Öyle ki geçtiğimiz günlerde İsrail'in Haaretz Gazetesi de bu konuyu dikkat çekici bir tedirginlikle tartışmaya açtı. Zaten Netanyahu'nun daha önce "Şii eksenini yok ettik, sıra Sünni ekseninde" diyerek tehditler savurması bu yeni eksenin potansiyelinin fark edildiğini gösteriyor.
Savaş sırasında İran'ın Körfez'e dönük saldırıları sonrası Körfez'in ABD - İsrail'e daha çok yaklaşması riskini doğursa da Türkiye'nin hamleleriyle bu "üçüncü yol ekseni"nin giderek daha ciddi bir alternatif olarak bölge ülkelerinin önüne konulduğu görülüyor.
Önceki yazımda bahsettiğim üzere Türkiye'nin hem Riyad Toplantısı'nda yayımlanan bildirinin hem de Arap Devletleri'nin İran'a dönük misilleme yapma potansiyelinin yumuşatılmasında oynadığı rol bu "Üçüncü Yol" stratejisine dayanıyor. Bir yandan Türkiye, ABD ve İsrail'in İran'a saldırılarına karşı çıkıyor diğer yandan da İran'ın Körfez'e olan saldırılarına tepki gösteriyor. Yani Türkiye, bölgede dayatılan iki kutuplu denklemi kırarak üçüncü bir jeopolitik hat inşa ediyor.
Dahası, 28 Şubat 2026'da İran'a yönelik başlayan ABD-İsrail ortak saldırıları ile Hürmüz Boğazı, küresel enerji ticareti için yaşanan en ağır kesintilerden birinin sahnesi haline geldi. İşte tam bu denklemde Türkiye, Ortadoğu'nun değişen enerji ve ticaret koridorlarının tam merkezinde konumlanmaktadır.
Körfez devletleri, onlarca yıl boyunca güvenliklerini temelde yüz milyarlarca dolarlık bir dışarıdan temin modeline dayandırdı. Patriot ve THAAD sistemlerine dayanan hava kalkanının gerçek bir sınama karşısında beklenen caydırıcılığı üretemediğinin anlaşılması, Körfez'in artık dışa bağımlılıktan kurtulma güdüsünü arttırıyor. Ortada derin bir güven boşluğu var; bu boşluğun nasıl doldurulacağı sorusu ise günümüz bölgesel siyasetinin eksenini oluşturuyor.

3