Pazartesi günü bu köşede NATO Zirvesi'nin ve ABD ile geçen olumlu görüşmelerin ardından Batıcıların duyduğu hayal kırıklığını analiz etmeye başlamıştım. Meselenin salt bir dış politika yaklaşım farkının ötesinde bir ideolojik, kültürel ve zihinsel sorundan kaynaklandığını tartışmaya başlamıştım.
Batıcılar, uluslararası sistemde Batı'nın önceliklerini evrensel akıl, Türkiye'nin bağımsız jeopolitik tercihlerini ise duygusal dış politika olarak gören bir zihniyet dünyasını temsil ediyor. NATO çerçevesini mutlak rasyonel bir "eksen" kabul ettikleri için de uzun süre 'eksen tartışması' gündemlerini teşkil etmişti. Yine aynı şekilde AB üyeliğini ve hatta adaylığını bile alternatifsiz bir güzergah olarak anlatmışlardı. O kadar ki 90'lar ve 2000'lerde "Türkiye, AB'ye girmezse Etiyopya olur" diye konuşan profesörler televizyon ekranlarını kaplıyordu.
Bu nedenle mesele NATO veya AB'den ibaret değil; Türkiye'nin uluslararası sistemde kendisine nasıl bir rol biçtiği.
Türkiye, onların istediği gibi bir sıradan üçüncü dünya ülkesi ve bir uydu müttefik olarak değil, imparatorluk devamı bir ulus-devlet olarak hareket etmeyi tercih etti. Bunun bedellerini de göze alarak bu tercihi yaptı.
Bu süreç boyunca Türkiye yaptırımlarla, diplomatik baskılarla, darbe girişimleriyle, ekonomik savaşlarla, terör saldırılarıyla ve uluslararası medya kampanyalarıyla karşılaştı. Ancak Batıcıların beklediği olmadı. Türkiye uluslararası sistemden dışlanamadı, tersine daha çok merkezinde yer almaya başladı. Batıcıların savunduklarının aksine Avrupa'nın güvenliği, enerji arzı, Karadeniz dengesi, göç yönetimi, Ortadoğu politikası ve bölgesel krizlerin çözümünde vazgeçilmez aktörlerden biri haline geldi. Batı'nın Türkiye'ye olan stratejik ihtiyacı giderek daha görünür oldu. Türkiye'nin kazanımları Batı tarafından önemli ölçüde kabul edilmek zorunda kalırken, Rusya ile ilişkileri de gelişmeye devam etti. Aynı dönemde Libya, Suriye, Karabağ ve Türkistan'da da önemli jeopolitik kazanımlar elde edildi. NATO Zirvesi işte bu uzun sürecin sembolik bir özeti niteliğindeydi.
Türkiye, yıllarca "Batı'yla ancak taviz vererek iyi ilişkiler kurulabilir" diyen anlayışın aksine, birçok konuda geri adım atmadan da Batı ile eşit şekilde müzakere edebileceğini gösterdi. Zirvenin Türkiye'de gerçekleştirilmesi, Batılı liderlerin Ankara ile yakın çalışmayı stratejik bir zorunluluk olarak görmesi ve Türkiye'nin bunu kendi tarihî ve kültürel sembollerini (mehter, yeniçeriler) görünür kılarak gerçekleştirmesi, sadece diplomatik değil, aynı zamanda psikolojik ve sembolik bir anlam da taşıyordu.

6