Ankara'daki NATO Zirvesi'nin başarıyla gerçekleştirilmiş olmasının uluslararası kamuoyunda vurgulanması, Türkiye'nin NATO'daki 'merkez ülke' konumunun net bir şekilde somutlaşması ve ABD Başkanı ile olan olumlu görüşmelerin yankıları ilginç bir tablo ortaya çıkardı.
Normal şartlarda Tanzimat'tan itibaren başlayan, Cumhuriyet döneminde devam eden ve bilhassa da son yıllarda kültürel ve ideolojik düzeyde Batı'yı Türkiye için alternatifsiz bir istikamet olarak gören Batıcı çevrelerde ciddi bir hayal kırıklığı dikkat çekiyor.
Esasında NATO Zirvesi'nden en fazla rahatsız olan kesimin Türkiye'deki Batıcı çevreler olması ilk bakışta paradoks gibi görünüyor. Sonuçta yıllardır Türkiye'nin Batı merkezli, NATO merkezli ve AB eksenli bir dış politika izlemesini savunan, Türkiye'yi Türk ve İslam Dünyası'na yakınlaştığı için eleştiren bir kesimin NATO zirvesinin başarılı geçmesinden memnun olması beklenirdi. Oysa tam tersi yaşandı.
Bunun nedenlerini analiz etmek için dış politika odaklı bir analizin ötesine geçmek gerekiyor. Çünkü meselenin psikolojik, kültürel ve ideolojik boyutları da bulunuyor. Burada esas mesele zirvenin kendisi değil. Zirvenin görünür hale getirdiği zihinsel kırılma.
Türkiye'de uzun yıllardır dış politika tartışmalarına hakim olan bir yaklaşım vardı. Bu anlayışa göre Türkiye, uluslararası sistemde bir "çevre" ülkesiydi; merkezin kuralları ise Washington, Brüksel ve büyük Avrupa başkentlerinde belirlenirdi. Bu nedenle Türkiye'nin güvenliği ve refahı, Batı'nın çizdiği stratejik sınırlar içinde hareket etmesine bağlıydı. ABD ve Avrupa ile yaşanacak ciddi gerilimler ise ülkenin çıkarlarına zarar verecek irrasyonel tercihler olarak görülüyordu.
Bu yaklaşım sadece belirli siyasi çevrelerde değil, uluslararası ilişkiler literatürünün önemli bir bölümünde, akademide, düşünce kuruluşlarında, medyada ve emekli diplomat ile asker çevrelerinde de uzun yıllar etkili oldu. Türkiye'nin bölgesel ve tarihsel güç iddiası çoğu zaman "hamaset", "neo-Osmanlıcılık", "maceracılık" ya da "duygusal dış politika" gibi kavramlarla açıklanmaya çalışıldı.
Bu zihniyetin doğal sonucu ise Türkiye'nin jeopolitik ve tarih-politik iddialarını kendi rızasıyla sınırlaması gerektiği düşüncesiydi. "Ortadoğu bataklığı"nda fazla görünür olmaması, Afrika'da Fransa'yı rahatsız etmemesi, Türk Dünyası politikalarında Rusya'yı tedirgin etmemesi, Doğu Akdeniz'de Batılı müttefiklerle karşı karşıya gelmemesi bu çevrelerce savunuldu. Hatta Suriye'de PKK'ya devlet kurdurma projesini, sekülerlik veya Batı ittifakının zorunlulukları üzerinden meşrulaştırmaya çalışan yorumlar bile bu dönemde fazlasıyla görüldü. Kendi sınırlarının dışındaki bölgelere dair iddia sahibi olmaya, o bölgelerde müdahil olmaya kategorik olarak karşı çıkıldı.

3