"Millî-Devletler Çağı Bitti" Söylemi ve Ortadoğu'yu Parçalama Projeleri

Soğuk Savaş sona erdiğinde dünyaya yalnızca yeni bir jeopolitik düzen değil, yeni bir kavram seti de dayatıldı. "Küreselleşme", "sınırların kalkması", "millî-devletler çağının sonu" gibi ifadeler kısa sürede akademiden medyaya kadar her yerde tekrar edilmeye başlandı.

Bu kavramların önemli bir bölümü ilk bakışta teorik tartışmaların unsurları gibi görünse de gerçekte belirli bir jeopolitik projenin entelektüel zeminini oluşturuyordu.

Özellikle Ortadoğu söz konusu olduğunda "millî-devletler çağının sona erdiği" iddiası, yalnızca akademik bir tez değil; emperyalist müdahaleleri meşrulaştıran ideolojik bir çerçeve haline getirildi.

1990'lardan itibaren ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik stratejilerinde devletlerin parçalanması veya zayıflatılması fikri giderek daha açık biçimde konuşulmaya başlandı. Irak'ın işgaliyle birlikte bu strateji sahaya taşındı. Devlet kurumlarının tasfiyesi, mezhepsel ve etnik fay hatlarının keskinleştirilmesi ve federal ya da parçalı yönetim modellerinin teşvik edilmesi bu yaklaşımın somut örnekleriydi. Daha sonra Suriye İç Savaşı'nda ve farklı bölgesel krizlerde benzer yöntemlerin tekrarlandığını gördük.

Bu çevreler, Avrupa'da veya ABD'de güçlü devlet yapılarını sorgulamazken Ortadoğu'daki devletleri "yapay", "suni" veya "sürdürülemez" olarak tanımlamaya başladı.

Böylece bir söylem inşa edildi: Ortadoğu'daki sınırlar zaten yapaydı, dolayısıyla bu devletlerin parçalanması tarihsel bir düzeltme olacaktı.

Bu söylem yalnızca Batı'daki strateji çevrelerinde kalmadı. Batı dışı toplumlarda ve hatta Türkiye'de kendisini solcu, sosyalist, liberal veya sol-liberal olarak tanımlayan bazı sözde entelektüel çevreler de bu argümanları benimsedi.

Neticede Gramsci'nin ifade ettiği gibi hegemonya yalnızca zorla değil, rıza üreterek kuruluyordu ve tam da bu nedenle emperyalist hegemonya projeleri yalnızca askeri araçlarla değil, aynı zamanda entelektüel meşruiyet üretimiyle ilerliyordu.

Bu çevreler çoğu zaman üç temel argüman kullandı:

Birincisi, millî-devletlerin "baskıcı ve tek-tipçi" yapılar olduğu iddiasıydı. Bu argümana göre Ortadoğu'daki devletler farklı etnik kimlikleri bastırıyordu ve bu nedenle yeni siyasi düzenlemeler gerekliydi.

İkincisi, küreselleşmenin devletleri zaten anlamsız hale getirdiği iddiasıydı. Bu yaklaşım, millî-devletin tarihsel olarak sona erdiğini ve yeni bir siyasal mimarinin kaçınılmaz olduğunu savunuyordu.