Masumiyet Müzesi çoğu zaman bir aşk hikayesinden ibaret olarak ele alınıyor. Oysa hem kitap hem de son günlerde ekranlara gelen dizi Türkiye'nin modernleşme sürecinde oluşan sınıfsal ve kültürel yarıkları görünür kılan bir toplumsal tablo çiziyor.
Mesela bu ara herkesin gündemini teşkil ettiği üzere Kemal ile Füsun arasındaki ilişkiye ve 1970'lerin Türkiye'sinde Beverly Hills hayatı yaşayan çok küçük bir azınlığın yaşam tarzına baktığımızda, yalnızca bireysel bir dramı görmüyoruz. Tanzimat'tan bugüne uzanan merkez-çevre geriliminin, Batılılaşma tartışmalarının, kültür ve sınıf ayrışmasının bir izdüşümünü görüyoruz.
İki asırdır Türkiye'de modernleşme çoğu zaman toplumun bütününü kapsayan organik bir dönüşüm değil, merkezde konumlanan bir elitin taşıdığı Batıcı bir kültürel proje olarak ilerledi. Tam da bu nedenle modernleşme ile Batılılaşmayı kavramsal olarak ayırarak konuşmak icap ediyor.
Tanzimat romanlarından itibaren karşımıza çıkan alafranga tipler, Batılı yaşam tarzını benimseyen ama toplumun çoğunluğundan giderek uzaklaşan bir sınıfı temsil ediyordu. Masumiyet Müzesi, bu tarihsel çizgiyi 1970'ler İstanbul'una taşıyarak aynı tabloyu yeniden karşımıza çıkarıyor.
Romandaki Kemal'in dünyası, Türkiye'nin merkezinde yer alan Batıcı bürokrat, sermayedar ve yönetici elitin yaşam evrenini tasvir ediyor. Nişantaşı'nın vitrinleri, ithal tüketim kültürü ve Avrupa referanslı yaşam tarzı, bu çevrenin yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda kültürel olarak da ayrı bir sınıf oluşturduğunu gösteriyor. Burada sınıfsal üstünlük, kültürel ve Batıcı sembolik sermaye ile birleşerek görünmez sınırlar üretiyor.
Bu sınıfsal kapanma hem ekonomik hem mekansal hem de kültürel bir ayrışma üretmişti. 1970'lerin Türkiye'sinde bu elitler, adeta Güney Afrika'daki beyazlar gibi kendi mekansal ve kültürel gettolarında yaşıyordu. Ekonomik, toplumsal ve hatta siyasal kudreti elinde tutan bu sınıf, görünmez bir kültürel apartheid düzeni inşa etmişti. Siyasal gücün seçimle, ekonomik gücün serbest girişimcilikle, kültürel gücün herkesin erişebildiği kültür ve eğitime katılımla belirlenmediği o eski Türkiye, böyle bir kültürel kast sınıfına sahip bulunuyordu.
Bu ayrışma kendi içinde de yeni hiyerarşiler ortaya çıkarıyordu. Bu romanda kastın en üstünde temsil edilen "Beyazlar" kültürel kodları Batılılaşmış elitlerdir. Diğer yanda ise bu yaşam tarzına özenen, onu taklit eden ama tam anlamıyla o dünyanın parçası olamayan yeni kentli orta sınıf, yani "Küçük Beyazlar" da vardır. Füsun'un ailesi tam da bu ara bölgede durur; merkeze yakın ama merkezin dışındadır.

3