Yıllar önceydi... Her bir detayı asırlar boyu tatbik edilmiş seremonileri vardı. "Üzerinde güneş batmayan imparatorluk" söylemini sadece bir nostalji olarak değil, devletin ve milletin devamlılığını, köklülüğünü, geleneğini, tarihini ve tüm bu unsurlardan gelen tarih-politik gücünü tüm törenlerde sergiliyorlardı.
İngiltere'de bizzat yıllar boyu şahit olduğum törenlere ülkenin ve dünyanın dört bir yanından insanlar koşuyor; Kraliçe'nin doğum günü, Kraliyet düğünleri, Kral'ın özel muhafız birliğinin törenleri, Avam Kamarası'nda ve Lordlar Kamarası'nda asırlardır en ufak bir değişim olmamış prosedürleri hayranlıkla izleniyordu. İngiltere eski hegemon gücünü kaybetmiş olsa da, kendisini sıradan bir ulus-devlet olarak değil, imparatorluk mirasının devamı olarak konumlandırıyor ve buna uygun bir vizyonla hareket ettiğini gösteriyordu. Benzeri sembolik ve hegemonik meşruiyet arayışları Fransızlar, Ruslar ve hatta tarihi kısıtlı ABD için bile söz konusuydu.
Tüm bunları gördüğümde "dünya üzerindeki en kadim, en güçlü, en köklü, en gelenekli imparatorluk geçmişine sahip olan birkaç devletten biri olan ve onun devamı olan Türkiye neden bu sembolizme, bu tarihe, vizyona atıf yapmıyor" diye sorardım. Neden benim ülkem, Türkiye tarih-politik güç unsurlarını bu kadar elinin tersiyle itiyordu
İmparatorluklar çağı kapanmasına rağmen imparatorluk devamı olan ulus-devletlerle diğer ulus-devletler arasında bir fark olageldi. İmparatorluk devamı olanlar bir şekilde tarihten gelen etki ve güç unsurlarını yeni tür bir hegemonya inşa etmek için kullandı.
Jane Burbank ve Frederick Cooper "Dünya Tarihi ve İmparatorluklar" kitabında "modern çağda imparatorluklar ölmedi, dönüştü" diye söylerler. Bu jeopolitik, kültürel, ideolojik, sembolik, siyasal veya ekonomik etki ve güç unsurları olarak devam edebilmektedir.
Türkiye içinse imparatorluk geçmişinin getirdiği o büyük potansiyeli sahiplenip kullanmak bir tarafa hem 1. Dünya Savaşı'nda yenilmiş olmanın sonucunda galiplerin baskıları hem işgalleri yaşamış olmanın getirdiği bir "hedef olmayalım" korkusu meydana gelmiş ve "emperyal"liği çağrıştıracak; imparatorluk coğrafyasına, kültürüne, vizyonuna, sembolizmine dair her unsur terk edilmişti. Balkanlar'a, Ortadoğu'ya, Kafkaslar'a ve Türk Dünyası'na dair iddialarından vazgeçmiş olmayı, Batı vesayetindeki bir dış politikayı "rasyonel dış politika" olarak kabul eden ve Türkiye'yi herhangi bir 3. Dünya ülkesi konumuna indirgeyen bu anlayıştı.
Elbette bu bir güç meselesiydi ama yine de Türkiye'nin gücü oranında yapılabilecekleri olduğu da kültürün, ideolojinin, jeopolitiğin merkezde olduğu bir emperyal vizyonun diğer imparatorluk devamı olan devletlere neler kattığı da ortadaydı. Üstelik "redd-i miras" anlayışının Türkiye'ye ne kazandırdığı da tartışmalıydı... Bir şey kazandırmadığı gibi, imparatorluk geçmişi ne kadar inkar edilirse edilsin ne Batılılar ne de bölgemizdeki eski tebaamız tarafından kurulan yeni ulus-devletlerin düşmanlıklarını yok etmişti.

9