Hegemonun yenilmezliği miti

Amerikan emperyalizmi bir haydut devlet tavrıyla Venezuela'nın liderini sırf ABD'ye boyun eğmiyor diye kaçırdı ve bir halkın, ülkenin iradesini, egemenliğini, bağımsızlığını gasp edip ülkenin kaynaklarına el koydu.

Venezuela'ya ve Maduro'ya yapılanlar, bir yandan da elbette tüm dünyaya da tehdit ve gözdağı mesajını içeriyordu: "Bana karşı çıkarsanız, sizin de akıbetiniz böyle olur".

İşte Maduro'nun böyle ele geçirilmesi ve elleri kelepçeli bir şekilde tüm dünyaya gösterilmesi aslında aynı zamanda da dünyanın geri kalanının ABD hegemonyasına karşı çaresiz hissedip teslim bayrağını çekmesi için yapılan bir psikolojik savaş unsuru olarak karşımıza çıkıyor.

Zaten hegemonya dediğimiz kavram da sadece zorla, baskıyla oluşmaz; rızayla, iknayla, teslimiyetle oluşur. Direnme gücünü, meydan okuma cesaretini ortadan kaldırarak bu teslim alınma süreci gerçekleşir.

Bugün bu köşede tam da bu konuyu ele alacağım. ABD ve genel anlamda Batı hegemonyası nasıl sadece Venezuela'yı değil, tüm dünya milletlerinin zihinlerini hakimiyeti altına alıyor ve bunun söylemsel, psikolojik süreçleri nasıl işliyor

Mesela ABD'nin Venezuela Devlet Başkanı Maduro'yu kaçırdığı haberi geldiğinde "Maduro zaten diktatördü" gibi cümlelerle, bol "ama"lı sözler sarf edip Batı hegemonyasının söylemine teslim olanlar fazlasıyla dikkati çekti.

Bundan daha fazla dikkati çekense, nereden ve hangi argümanla bu kanaate sahip oldukları belli olmayan bazılarının "Maduro kesin para karşılığında anlaşmıştır" diye spekülasyon yapmalarıydı. Bu iddianın içeriğinden daha çoksa dayandığı psikolojik zemin benim için daha dikkat çekiciydi.

Maduro'nun ABD ile anlaştığını ve hatta karşılığında milyonlarca dolar aldığını iddia eden söylemler, sığ bir dış politika yorumundan ibaret gibi görünse de, derinlikli bir okuma yapıldığında, bu yaklaşım Batı hegemonyasına çok daha kapsamlı bir psikolojik ve ideolojik teslimiyet olarak karşımıza çıkar. Bu tür iddialar, yalnızca Maduro'yu ya da Venezuela'yı hedef almaz; esasen ABD'yi mutlak hegemon, karşı konulamaz ve her direnişi eninde sonunda satın alabilen bir güç olarak tanımlar.

Bu hegemonik söylem bir yandan hegemon güce abartılı bir kudret atfederken, diğer yandan bağımsızlıkçı hareketleri, anti-emperyalist liderleri ve halkların direnme kapasitesini psikolojik olarak felç etmeyi hedefler. Ortaya çıkan tablo, siyasal analizden çok, bir öğrenilmiş çaresizlik üretimine hizmet eden bir zihinsel iklimin tezahürüdür.

Bu yaklaşımla ABD'nin fiili politikalarının analizinden çok, sözde sembolik kudretini inşa edilmektedir..