İstilacı kültürün şiddetli baskısı altında ezilen münevver zümrenin bu kültüre karşı müphem, çift kutuplu bir tavrı vardır. Bu tıpkı çocukların babalarına karşı tavırlarına benzer. Baba çocuğa nispetle çok kudretli olduğu ve çocuk ondan daha güçlü birine rastlamadığı için kendisini bu kudretle bir tutmak ister, ona benzemeye çalışır. Diğer taraftan, babanın kudreti çocuk için menfî bir değer taşır, çünkü çocuğun arzuları karşısında devamlı bir engel ve bir inkisar kaynağı teşkil etmektedir."
Merhum Erol Güngör Hoca, Türk Kültürü ve Milliyetçilik kitabında böyle yazıyor. Türkiye'deki iki asırdır değişmeyen, Batı'nın kültürel hegemonyasına teslim olmuş "aydın" güruhunun hal-i pür melalini böyle anlatıyor.
Geçtiğimiz haftalarda Enstitü Sosyal tarafından düzenlenen "Dünya Dekolonizasyon Forumu" sonrasında Batı sömürgeciliğinin tartışılmasından; sömürgecilerin kurduğu ideolojik, söylemsel, akademik ve kavramsal hiyerarşiyi bozarak bu konunun ele alınmasından rahatsız olanların yaptığı eleştirel tartışmaları görünce aklıma bu satırlar gelmişti.
Tek kerametleri Batı hegemonyasının bilgisini, fikrini tercüme etmek ve Türkiye'nin fikir hayatını adeta bir misyon gibi bu hiyerarşi içerisine hapsetmek olanların Tanzimat'tan beri değişmeyen bu tavrını analiz etmek gerekiyor. Üstelik "siz sömürgeciliği konuşarak, Türkiye içindeki iktidarın yarattığı sorunları görünmez kılıyorsunuz" düzeyinde bir eleştiri dilini görünce bu daha da zaruri bir hale geliyor.
İtiraf etmem gerekir ki, ideolojik sıfatları ne olursa olsun (liberal, sosyalist, sol-liberal, Kemalist, feminist, vb) Batıcılık ortak paydasında birleşen bu zümrenin tezleri de argümanları da geçmişte daha nitelikliydi. Batı merkezli entelektüel paradigmanın sarsılmasıyla birlikte, içimizdeki Batıcı çevrelerin de eski entelektüel özgüvenlerini, niteliklerini kaybettikleri görülüyor.
Erol Güngör Hoca'ya kulak vermeye devam edelim:
"...Modernleşme gayretleri ise çocuğun müstakil bir şahsiyet olmak için büyümekten ziyade, babasına benzeme çabaları gibidir; çocuk sakalı çıkmadığı halde tıraş olmaya kalkar, babasının elbiselerini giyerek aynada kendini seyreder. Bütün bilmediklerini babasına sorar ve her ihtilafta babasının hakemliğine müracaat eder. En büyük sevinci babası tarafından beğenilmektir, buna layık olmak için yapmayacağı şey yoktur.
Avrupalının nefretinden kurtulabilmek için, üstün olan taraflarımızı, yani milletimizin tarihini reddettiler... Babamız sadece size değil, bize de çok eziyetler etti. Ama şimdi biz onu elbirliğiyle öldürdük ve sizi kendimize baba yaptık. Ne isterseniz yapmaya hazırız, yeter ki bizi evlatlığa kabul edin..."

6