Epstein ve kültür savaşı

Paris Olimpiyatları'nın açılış töreni... Milyarlarca insan ekran başında dünyanın en büyük spor organizasyonunun açılışında sergilenen gösterileri merakla izliyor. O sırada da anlamsız, saçmasapan bir gösteri başlıyor ve türlü iğrençlikler sergileniyor. En çok dikkat çekense Hz. İsa'nın bir transseksüel olarak gösterilmesi... Peki, nasıl oluyor da Hıristiyan bir ülkede, hem Hıristiyanlar hem de Müslümanlar için kutsal olan bir peygambere böyle bir saldırı yapılabiliyor

Epstein skandalının bir grup mahlukun sapıklığının çok ötesinde bir yapının varlığını ortaya koyduğunu bu köşede birkaç yazıdır farklı boyutlarıyla tartışarak iddia ediyorum.

Son yazımda da benim çalışmalarımda teorik düzeyde soyut olarak tartıştığım Batı'nın küresel kültürel hegemonyasının küreselci ve Siyonist bir çizgide hangi mekanizmalarla kendisini yeniden ürettiğini, Epstein ve benzeri şebekelerin bu bağlamda nasıl bir işlev gördüğünü, transnasyonel elit ağlarının etki ağları üzerinden değerlendirmiştim. Bugün bunu biraz daha somutlaştırmak istiyorum.

Son yıllarda medya platformlarından dijital eğlence endüstrisine, uluslararası fon ağlarından akademik üretim mekanizmalarına kadar geniş bir sahada belirli değer kalıplarının sistematik biçimde tahrip edildiğini görüyoruz. Mesela milliyet, aile, gelenek, din ve toplumsal dayanışma gibi tarihsel bağları güçlendiren unsurların gerilik, baskıcılık ya da çağdışılık olarak etiketlenmesi; buna karşılık köksüzleşmiş, atomize edilmiş birey modelinin ilerleme ve özgürlük söylemiyle parlatılması tesadüf değil.

Bu bağlamda, küreselci-Siyonist küresel elit ağlarının siyasal ve ekonomik etkilerinin yanı sıra kültürel alanı da dönüştürmeye çalıştığını; özellikle Batı dışı toplumların tarihsel hafızalarını, manevi duygudaşlıklarını zayıflatacak ve millî dayanışma reflekslerini aşındıracak kültürel akımların yoğun biçimde dolaşıma sokulduğunu vurgulamak gerekiyor. Bu kültür savaşı milletlerin millet, insanın insan olma haline karşı yapılmış bir topyekun saldırıyı bize gösteriyor.

Neticede kültür, yalnızca bireysel kimliklerin değil, aynı zamanda siyasal bağımsızlık bilincinin de önemli bir dayanağıdır. Kültürel çözülmenin hızlanması, yabancı ekonomik ve siyasal vesayet mekanizmalarının daha kolay işlemesine zemin hazırlar. Bu nedenle kültür alanındaki tartışmaların yalnızca ideolojik polemikler olarak görülmesi, meselenin stratejik boyutunu gözden kaçırmak anlamına gelir.

Bu sistematik kültürel saldırı, sinema, diziler, dijital platformlar, sosyal medya ağları ve influencerlar üzerinden hızla yaygınlaşıyor. Küresel içerik endüstrisi tarafından finanse edilen veya yönlendirilen birçok yapımda, geleneksel kimlik bağlarını zayıflatan yaşam tarzlarının "evrensel norm" olarak sunulduğu; buna karşılık millî, dini ve ailevi referansların çoğu zaman karikatürize edilerek itibarsızlaştırıldığı görülüyor. Bu konu basit bir "modern - gelenek" tartışması değil; onun ötesinde bir stratejik hegemonya girişimidir.