Doğu Türkistan

Yıllar oldu memleketime gidemedim" dedi, güvenlik endişesiyle adını yazamadığım Uygur Türkü arkadaşım. Ardından, insanın zihninden kolay kolay silinmeyecek o cümleyi kurdu: "Yıllardır annemin sesini telefonda bile duymadım." Ne zaman konuşsak söz annesine, hasret kaldığı yurduna ve yarım kalmış hayatına geliyor. Ben ise çoğu zaman söyleyecek söz bulamıyordum.

Çünkü Doğu Türkistan'da yaşananları anlatmaya siyaset biliminin kavramları, uluslararası hukukun hükümleri, insan hakları raporlarının soğuk dili yetmiyor. Bir insanın annesinin sesini duymaktan korkması hatta yaşayıp yaşamadıklarından bile haberinin olmaması aslında bütün bir rejimin mahiyetini anlatıyor.

Çin Komünist Partisi, Uygur Türklerinin kimliğini bir kültürel farklılıktan öte devletin mutlak hakimiyetine yönelmiş bir tehdit olarak görüyor. ÇKP Rejimi, Uygur Türklerini tamamen asimile edilmesi ve yok edilmesi gereken bir kimlik olarak algılıyor.

Bu yüzden mesele yalnızca birtakım dinî kısıtlamalardan ibaret değil. Uygur Türklerinin dili, inancı, aile yapısı, tarihî hafızası ve anavatanlarıyla kurdukları bağ aynı anda hedef alınıyor. İnsanlar toplama ve "yeniden eğitim" kamplarına kapatılıyor, aileler parçalanıyor, evlerin içine görevliler yerleştiriliyor, camiler, mezarlıklar ve Türk-İslam medeniyetine ait eserler tahrip ediliyor. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları Yüksek Komiserliği de bölgede yaşanan ağır ihlallerin "insanlığa karşı suç" teşkil edebileceğini belirtiyor.

Cumhurbaşkanı Erdoğan da her yıl BM Güvenlik Kurulu'nda İsrail'in Filistin'de yaptığı zulümle birlikte Çin'in Doğu Türkistan'da gerçekleştirdiği zulmü de en üst seviyede zikrediyor.

Çin Rejimi, İslam'ı Uygur Türklerinin (Uygurlu değil!) kimliğinin en dirençli unsurlarından biri olarak görüyor. Çünkü asimilasyon bir toplumun hafızasını, inancını ve aidiyetini ortadan kaldırmakla yani kimliğini tamamen yok etmekle alakalı bir süreçtir. Uygurları İslamiyet'ten koparmadan bütünüyle Çinlileştiremeyeceğini bilen rejim, "Çin İslam'ı" adı altında devlet tarafından biçimlendirilmiş, siyaseten "ehlileştirilmiş" ve asimilasyona açık bir din anlayışı üretmeye çalışıyor.

Dini baskıların anlamı da burada ortaya çıkıyor. Bunun en yoğunlaştığı dönemler de Ramazan ayları oluyor. Çünkü Ramazan ve oruç, Müslümanlar için kolektif kimliği tahkim eden büyük bir işleve sahip. Bu nedenle Uygurların oruç tutmasının engellendiğine, gündüz vakti zorla yemek yedirildiğine veya içki içmeye zorlandığına ilişkin yıllardır çok sayıda tanıklık yayımlanıyor. İnsanlar bazen sahurlarını ışık yakmaya dahi çekinerek, korku içinde yapıyor. Hatta artık bunu yapacak bile ortam bulamıyor.