Din siyasetten hiç çekilmedi

19 Yüzyıl ve hatta 20. Yüzyılın ilk yarısında sosyal bilimlerdeki ve entelijansiyadaki hakim söylemin en büyük kehanetlerinden biri, dinin zamanla toplum ve siyaset üzerindeki belirleyiciliğini kaybedeceğiydi. Aydınlanmadan pozitivizme, Marksizmden liberal modernleşme teorilerine uzanan geniş bir düşünce hattı bilim ve rasyonalite ilerledikçe, modernleşme kurumsallaştıkça dinin önce kamusal alandan çekileceğini, ardından bireysel vicdanlara hapsolacağını varsayıyordu.

Mesela pozitivizmin öncü teorisyeni Auguste Comte, insanlığın teolojik ve metafizik aşamaları geride bırakarak "pozitif aşamaya" ulaşacağını düşünüyordu. Marx'ın meşhur ifadesiyle din "halkın afyonu"ydu. Benzeri yüzlerce kavram ve fikir ortaya atıldı...

Osmanlı'nın son döneminde de bunlarla paralel bir ilerlemeci damar Türkiye'ye taşındı. Cumhuriyet modernleşmesinde de dinin kamusal etkisinin azalacağı düşünüldü. Laiklik tartışmalarında bile özel alan - kamusal alan ayrımları bu hat üzerinden ilerledi. Askerî darbeler bile bu tartışmalar üzerinden gerekçeler üretiyordu.

Fakat Türkiye tecrübesi, dinin ortadan kaldırılmasından çok devlet tarafından yeniden tanımlanması ve yönetilmesiyle sonuçlandı. Diyanet'in kurulması bile dinin devletin dışına çıkarılmadığının, kontrolüne alındığının ve yeni bir kurumsal biçime sokulduğunun göstergesiydi. Dahası, din, tarih, kültür ve gelenek siyasal kimliklerin ve tartışmaların da merkezinde yer almaya devam etti.

BUNLARI ŞİMDİ NEDEN Mİ GÜNDEME GETİRİYORUM

Dikkat ediyor musunuz Dünya siyasetinin üzerindeki seküler örtü kalkıyor, savaşların, ittifakların ve kimlik mücadelelerinin dinî arka planı artık gizlenemiyor.

Bugün Hasidik Yahudilerle ilgili YouTube programı ile başlayan tartışmalardan, Evanjeliklerin ABD'nin İsrail politikasındaki ağırlığına, "Arz-ı Mevud" söyleminin İsrail yayılmacılığının teopolitik arka planını oluşturmasına, "insanımsı hayvan" tanımlamalarına, Papa'nın savaşlar ve dünya düzeni hakkındaki sözlerine ve siyasete müdahalesine, Avrupa Birliği'nin "Hristiyan kimliği"nin Türkiye söz konusu olduğunda iyice ortaya çıkmasına kadar dünya sürekli dini merkeze koyarak tartışıyor. Hatta ABD Başkanı Bush Irak'a savaş ilan ederken "Haçlı Seferi başlatıyoruz" diyordu... Şimdi de Trump, Oval Ofis'te Protestan ayinleri düzenliyor, Hahamlarla pozlar veriyor, içinde "Allah" kelimesi geçen açıklamalar yapıyor.

İslam Dünyası'nda da durum hiç farklı değil... Ortadoğu'daki güç mücadeleleri Sünni-Şii hafızasından bağımsız yürümüyor. Dürziler, Nusayriler, Şiiler, Selefiler, radikal örgütler, Ayetullah'lar, Kerbela atıfları... Dini kimlikler, mezhepler, gruplar ve semboller her daim gündemin merkezinde yer alıyor... Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında bir Cuma günü Cuma namazından sonra Kabe'nin önünde imzalanan Mekke Anlaşması bile güvenlik ittifaklarının ortak din, tarih ve medeniyet zemininde kurulabildiğini gösteriyor.