Bu milletin acılarını kim anlatacak

Türk sinemasında ve dizilerinde yıllardır dikkat çeken bir mesele var.

Bu toprakların tarihi anlatılırken kimin hikayesi nasıl görünür kılınıyor, kimin acısı görmezden geliniyor Kim mağdur, kim zalim olarak resmediliyor Ve daha önemlisi bu hikayeleri anlatanlar hangi tarihsel hafızayı nasıl manipüle ederek, ne için yeniden üretiyor

Mesela bir yerin Türkçe adı varken Rumca'sını filmin ismine verenlerin elbette rastgele bir tercih yapmadıkları ortada. Filmin hikayesinin bir aşk hikayesi veya bir bireysel trajedi gibi kurgulanmasının da bir önemi yok. Çünkü filmlerde arka planın nasıl inşa edildiği, alt metinlerinin ne olduğu, sarı filtre uygulamasının yapılıp yapılmadığı, karakterlerin adının ne olduğu bile bir siyasal propaganda biçimidir.

Tam buradaki esas mesele isminden öte "yerli" sinema ve dizi sektöründe karşılaştığımız bazı tarihsel anlatıların ortak ideolojik çerçevesi.

Çok fazla reklamı yapılan, haberlerle PR'ı yaptırılan, tartıştırılan, ödüllere boğulan filmlere baktığımızda genelde "Türk" sineması gibi görünen ama Türklükle alakası olmayan çok fazla filmle karşı karşıyayız. Bu filmlerde gayrimüslimlerin yaşadığı sözde tarihsel mağduriyetler merkeze alınıyor. Türk devleti, milliyetçilik ve İslamiyet bu anlatılarda çoğu zaman hedef tahtasına yerleştiriliyor.

Peki, bu coğrafyanın Müslüman Türk halklarının yaşadığı büyük trajediler anlatılıyor mu

Balkanlar'dan sürülen, katledilen, yurtlarından koparılan milyonlarca Türk'ün hikayesi nerede

Kafkasya'da yaşanan katliamların ve sürgünlerin, Anadolu'ya sığınan muhacirlerin, Kıbrıs veya Girit Türklerinin maruz kaldığı şiddetin sinemamızdaki karşılığı ne kadar güçlü

Neden bazılarının hikayeleri sinemanın merkezine yerleşirken bazıları birkaç tarih kitabına hapsediliyor

İşte kültürel hegemonya tam da burada devreye giriyor.

Gramsci'nin ortaya koyduğu gibi hegemonya sadece zorlayıcı bir şekilde kurulmaz. Daha çok insanların dünyayı nasıl algıladıklarını, kimi mağdur, kimi suçlu kabul ettiklerini belirleyen kültürel, söylemsel, ideolojik süreçlerle de kurulur.

Mesela Batı, doğu üzerine öyle bir hegemonya kurmuştur ki Doğulu öz-oryantalizm (selforyantalizm) girdabına girer, kendisini Batı'nın gözleriyle görmeye başlar. Batı'nın Doğu hakkında ürettiği olumsuz imgeler bizzat Doğulu tarafından içselleştirilir ve hatta daha da ileriye gidilir: Batı'nın hoşuna gideceğini varsaydığı şeyleri bizzat kendisi üretmeye başlar.

Yani Müslüman'ı, Türk'ü geri, yobaz, cahil, baskıcı, çirkin ve zalim olarak tasvir eder. Türk Devleti'ni mahkûm eder. Türkiye'yi bir etnik konfederasyon gibi gösteren bir emperyalist anlatıyı sürekli destekleyecek hikayeler anlatmaya başlar. Türk ve İslam karşıtlığı ateşine odun taşıyacak gönüllü kölelere dönüşür.